Bu bilim kurgu hikayemiz daha yaşanabilir bir dünyanın özlemiyle yazılmıştır. Hiçbir ideoloji ve başta Yahudiler olmak üzere hiçbir ırkla alıp veremediği yoktur. Sadece edebî ve evrensel kaygıları ifade eder…
Uzayda, dünyadan başka bir yerde hayat olmadığını düşlemek, insan bencilliğinin en canlı örneğidir. Hem de insanlığın ortak bir ayıbıdır. Buna kesin olarak inanılsaydı. Dünya insanları şüphesiz birbirlerine daha yakın olacaklardı. Tıpkı ölümlü hayatın şuurundaki olgun kişiler gibi aynı geminin yolcuları (!) insanlarla daha çok sevginin hakim olduğu bir dünyayı paylaşacaklardı. Hayat ciddi bir kuvvettir. Tek bir canlıdır. Bizler, tek hücreliler ve diğerleri bu canlının parçalarıyız. Hayat; kolları ahtapot gibi yıldızlara uzanmış tek bir canlıdır. Uzay bunun böyle olduğunun kanıtlarıyla dopdoludur. Kendi kendisini kirletmemiş saf göz, mutlaka, dupduru, görür bu gerçeği…
Dünyanın en büyük alış veriş merkezinden daha büyük boyutlardaki uzay gemisi, büyük boyutlardaki uzay gemisi, büyük bir sessizlik ve huzur içinde, ışık hızını katlayarak akıp gidiyordu. Uzay gemisinin motorları, altın izotoplarının enerjiye dönüşmesi ile çalışıyordu. Kısa mesafelerde manevralar için foton motorları kullanırdı. Galaksiler arasında, bugün mutlak boşluk olarak bilinen mesafeyi yırtarak, sıçrama yapardı. Tıpkı, suyun yüzeyindeki zarda batmadan yürüyen ve su yüzeyi yırtılınca, roket gibi giden böcekler gibi…
Zaten boş sayılabilecek uzayın, çizgi halinde yırtılarak mutlak boşluğa dönüşmesi, uzay gemilerinin bir galakside yok olarak diğer galakside tekrar oluşarak hareket etmesi, ışıktan zırhlar ve milyonlarca derece sıcaklığa vurulan boyunduruk, hayal gücü kısır olanların ve soyutlamalardan yoksun beyinlerin, algılama gücünü zorlar. Bildiğimiz saf altındandı geminin yakıtı. Yakıt elde edebilmek içinse organik robotlar geliştirilir bomboş gezegenlere salınır, ardından da kuşaklar boyu sürecek bir robot ordusu yakıt depolarını doldurur, sahiplerini beklemeye başlarlardı. Sahipler gelir, depoları boşaltır, robotları gözden geçirir, geldikleri gibi giderlerdi. İlk başlarda organik, yani canlı robotları kimsenin umursadığı yoktu. Bir süre sonra bazı homurtular duyulmaya başlandı. Yakıt dairesi başkanlığı başka çareleri olmadığını açıklıyordu. Gezegenleri eleyerek içinden yakıtı çıkaracak robot ordusu ürküntü verecek sayılara ve yeteneklere ulaşmıştı. Kamuoyu bu kadar geliştirilmiş rob!
otlar ordusuna ne yapabilirdi ki? Gelişmemiş modeller daha önce denenmiş fakat ya robot nesli tamamen tükenmiş, ya da robotlar dejenere olmuşlar, ağır kozmik şartlara yenik düşmüşlerdi. Bütün bu tecrübelerin ışığında robotlar biraz daha geliştirilerek mevcut seviyelerine gelmişlerdi. Robotlar dejenere olmamaları için birbirine zıt programlanıyorlar bu da kendi aralarında guruplaşmalarına, yarışmalarına hatta savaşmalarına bile sebep oluyordu. Bu sayede her robot nesil bir sonraki kuşağı daha donanımlı yetiştiriyordu. Yakıt deposuna üçüncü ziyaretti: Sistem üçüncü hasata hazırlanıyordu. Günü geldiğinde koskoca gezegenler taranmış, katı yakıt belli bir depoya istiflenmiş olacaktı. Yakıt dairesinden, hasattan sonra robotları iptal etmesi isteniyordu…
Uzay gemisi, Samanyolunun binlerce yıldızı arasından süzülüp gitti. Tıpkı dünya boğazlarının en güzeli İstanbul Boğazı’ndan bir yelkenli kotranın süzülerek geçip gitmesi gibi. Yıldızlar iki yakada dizilmiş elektrik fenerleri gibiydiler. Önce beliriyorlar, irileşiyorlar, sonra arkada kalıp küçüle küçüle kayboluyorlardı. Artık sıçrama yapmıyordu. Yakıt ikmali yapılacak gezegen yakınlarda olmalıydı. Biraz sonra da ekranda belirdi.
Robotlar ustalarını doğrusu kendilerine göre çok görkemli bir tarzda karşıladılar. İçleri sızladı uzaklardan gelen katı yakıt tankeri personelinin… Robotlar görmeyeli gayret göstermişler ilkel bir hayat modeli yaratmışlardı. İlkel araçlarla uçuyorlar, yüzüyorlar, hareket ediyorlardı. Gezegendeki yönetici sistemin nasıl işlediğini çözmek pek fazla vakitlerini almadı. Yirmi milyon kadar robot, diğer milyarlarcasını esir etmişler, şovenist bir yönetim kurmuşlardı. İşin garibi, evrenin tek sahibi olduğuna inanmış yönetici sınıf, yönetilenleri de buna inandırmışlardı. Yaptıkları ilkel uzay gemileri ve uydular ile ortalığı çöplüğe çevirmişlerdi.
Uzay aracı dünya başkanlık sarayının tam karşısına indi. Koca gövde başkentin hemen üstünden, bulutların altından sürünerek geçmiş, havada bir süre durduktan sonra başkanlık sarayının çatısı dahil her yan köpük olmuştu. Kuru traş köpüğüne benzer sarımtırak bir köpüktü bu. Giderek eridi ve toza dönüştü… Konmadan önce havada bir müddet asılı kalmasındandı bu köpüklenme… Güneşin gökyüzünde iki tane olduğu ve dünyanın o kısmına “Dünya başkanlık sarayının yanındaki yer altı hazine dairesinin üzerine” bir ağırlık bastığı özellikle yakınlarda olanların bilinçlerine yerleşti.
Yıllardan 2093, mevsimlerden sonbahardı.
Uzay aracı ne metale benziyordu ne de şeffaftı. İlk bakışta başka âlemlere, başka kanunlara tâbi olduğu öylesine belliydi ki… Görmeyenler, ilk haberlere aldırış etmediler. Bunu yönetenlerin yeni tezgahladıkları bir oyunun başlangıcı diye yorumlamışlardı. Ancak gözleriyle veya ekrandan gördükleri, muazzam renkli ışıklar saçan dev cüsse, yönetenlerin
Ve sunucuların telaşı, geniş kitlelerin kısa zamanda dikkatlerini çekti. Keşif yapmak üzere fazla yaklaşan birkaç helikopter, geminin ışıklı kılıfı tarafından sessiz sedasız yutuldu. Büyük bir ihtimalle de eriyip yok oldu.
Bu uzun ve sıkıntılı bekleyiş sırasında dünyadaki yardım sandıkları dahil, bütün kurumlar olağanüstü kurultaylarını yaptılar. Yeni durumu gözden geçirdiler. Din adamları bunu zaten beklenen bir işaret olarak yorumladılar. Starlar bütün uzayı kapsayacak konserlerin hayaliyle uyudular. Evde kalmış genç kızlar dahi tiplemelerinde büyük değişiklikler yaptılar. Velhasıl bir günden biraz fazla olan zaman dilimi her dünyalı bilinç sahibine yüzyıl gibi geldi. Tarihin bilinen hiçbir devrinde insanoğlu bu kadar şaşırmamıştı. Bir günlük süre içinde dünya böyle değişmemişti. Bütün devrimlerin toplamından daha fazla değişiklik oldu bilinçlerde. Heyecandan, mutluluktan, cezbeden ölenler oluyor, her tarafta bir karnaval ve bahar havası esiyordu. Yönetenler, yönetilenlerdeki bu coşkun sevinci gördükçe tedirgin oluyor, kahroluyorlardı. Tarihin en zalim yöneticileri idiler.
Köle saydıkları birey yığınları ile duygularının ve diğer vasıflarının farklı olduğuna kendilerini o kadar inandırmışlardı ki, şimdi kölelerde birden patlayan coşkun sevinç yöneticilerin güvenlerini sarsmıştı. En küçük mazeretlerle haritadan silinmiş kentler, yok edilmiş ırklardan rahatlıkla söz edilebiliyordu.
İdare edenler tarihten intikam almak bahanesi ile büyük katliamlar yapmışlardı. Aşk ölmüş, erdem can çekişmekte, en basit ve tabii bir güdü olan seks bile işlevini yitirmek üzereydi. Eski anlamını ise çoktan yitirmişti.
Dünya başkanlık sarayında korkunç bir telaş hüküm sürüyordu. Bütün analizler sonuçsuz kaldı. Keşif için gönderilen hava araçları da sinek gibi eriyip yok oldular. İnfilak etmeden ve parça bırakmadan ışık tarafından emildiler. Yoruma açık bu olay pek az kimse tarafından uzaylıların gelenleri konuk ettiği şeklinde yorumlandı.
Dünya başkanı, milyarlarca insanın kanına girmiş bir cani idi. Vaktinin büyük kısmını siyasi rakiplerini engellemenin yollarını arayarak harcıyordu. Uzaylılarla temas edecek en kuvvetli adayın kendisi olduğunu hissettikçe dizlerinin bağı çözülüyor, kelimenin bütün anlamlarıyla kahroluyordu. Onlara ne diyebilirdi ki?
Danışmanları harıl harıl çalışarak basın bildirisi, anlaşma protokolü hazırlıyorlardı. Lâkin her defasında, bütün metinler birbirinden saçma cümle ve fikirler hâline dönüşüyordu. Mesela başkanın kendi imzasıyla yayınlanan bir basın bildirisinde;
“- Hepimize yetecek kadar büyük olan fezada, dostluklarımızın gelişmemesi için hiçbir neden yok… Dünya sizi sevgiyle bağrına bastı. Bu ziyaretiniz bizlere heyecan ve onur vermiştir. Karşılıklı iş birliği ve teknoloji transferleri ile üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorun kalmayacak kanaatini taşıyoruz…”
Başkan bu metinleri gördükçe kuduruyordu. Uzaylıların teknolojileri gözleri kamaştırırken, dünyalıların dostluklarına da iş birliği yapmalarına da ihtiyaç duymayacakları apaçıktı Bu durumda onlara ancak yalvarılabilirdi.
Uzaylıların geldiği uzaklık, bilinen en uzak yıldızdan daha da uzaktı. Çünkü son yüz elli yıldır taranmakta olan uzayda hiçbir medeniyet belirtisi görülmemişti.
“Dünyadan başka bir yerde hayat yoktur.”
Düşüncesi benimsenmişti. Başkan kendisine yardımcı olsun diye hazırlanarak getirilmiş metinleri gördükçe kuduruyordu. Fakat kendisi de ancak buna benzer cümleler ve kelime gurupları türetebiliyordu.
“ Karşılıklı iş birliği…” “…Dostluk…” “…Sevgi…” Bu kavramlar dünya üzerinden unutulmaya yüz tutmuştu. Uzaylıların bunlara asla inanmayacaklarını düşündükçe kahroluyordu. Uzaylılar birkaç saniyede dünyada bütün olacağı biteceği olmuşu, bitmişi hesaplayacak donanıma sahip olmalıydılar. Eğer bu kadar kafaları çalışmıyorsa nasıl başka galaksilerden çıkıp geleceklerdi.
Başkanın daima sahte bir gazap, gurur ve öfkeyle kızarmış yüzü ilk defa korku, suçluluk, çaresizlik, pişmanlık ve dehşetle renk değiştiriyordu. Onlara ne diyebilirdi ki? Dünya sisteminin adaletsiz ve alçakça olduğu gün gibi meydanda idi. Yeni yetişecek yönetici çocuklarının beyinlerini yıkamak kolaydı. Fakat uzaylıların yalanlara kanacakları imkansız görünüyordu. Köle halkların durumu ne olacaktı.
Kimbilir hangi galaksiden gelmiş bu dehâlar armonisi dünyada kendilerine üstün ırk diyen şarlatanlara gülüp geçerlerdi şüphesiz. Bu gemi mutlaka başka bir boyuttan geliyordu. Üç boyutlu uzay taramalarının sonucu ortada idi.
Yönetilen köle halklardaki sevinç dalgalanmalarını görmek dayanılır gibi değildi. Yüzlerce yıl sonra insanlar, Orta Çağ insanlarının o mutlu, pırıl pırıl ümitlerle dolu rüyalarını gördüler. Bulutlardan inen periler, elleri ışıktan çubuklarla her istenilen güzel şeyi yerine getiriyorlardı. Denizin rengi bile değişmişti. Dünya, fantastik filmlerdeki sahnelerde, masallarda, mitolojilerde olduğu gibi rengarenkti. En sıradan insanından, en bilge profesörüne kadar herkes, ama herkes, sınırsız bir hayal gücünün etkisine girdiler.
Bütün insanların vücutlarında, başta adrenalin artışı olmak üzere kimya değişiklikleri olmuştu. Adeta mutasyondu bu. Olağanüstülüğün haddi hesabı yoktu. Nasıl olmasın? Orta çağlarda gökyüzü bir hayal perdesi değil miydi? Gökyüzünde, ormanlarda, çeşme başlarında periler, açık denizlerde ak göğüslü deniz kızları yok muydu?
Sonra birileri çıkıp hepsini yalanladılar. Cümle ayıpları aşikâr ettiler. Olanca hırslarıyla maddeye yüklendiler. İnsanların dikkatini kimyanın ve fiziğin daracık kalıplarına sıkıştırıp, tutsaklığın ağır boyunduruğunu vurdular.
Kötülüklerin sadece bir tanesi de çimentonun keşfi oldu. Hayat fışkıran sulak yerler kapkara çimento tabakalarıyla kaplandı. Dünyadaki canlı türlerinden üçte ikisi yok edildi. Yirmi birinci yüzyılın sonlarında kainatta başka bir biyolojik sistem olma ihtimali sıfıra indirildi. Allah yalnızca dünyayı yaşanabilir yaratmıştı. Üstelik insanların bir kısmını ayrıcalıklı(!)… Bu saçma teoriler tıpkı eski yüzyılların ideolojileri gibi defalarca ispatlanmıştı.
Uzaylılar indikten sonra durum değişti. Bütün pozitif ilimler ve inanç sistemleri temelinden sarsıldı. İdare edenlerin mantıkları temelinden çöktü.
Şimdi insanlar birbirinden sıcak düşler görüyor, hayali en geniş olanların etraflarında toplanıyorlardı. İlk defa iğrenç suratlı yöneticilerden başka şeyler de görebilmenin sevinci ve mutluluğu içinde uyandılar. Kimsenin evlerine girdiği yoktu. Eski çağlarda olduğu gibi tanıdık tanımadık herkes birbirine selam veriyordu. Yürüme güçlüğü çekenlerin koluna giriliyor, çocukların başları okşanıyor, kimsesizler hatırlanıyor, parklarda, evlerinin önlerinde bekleye bekleye uyuklayan ihtiyarların sık sık önlerine düşen yorgun başlarına, buruşuk yüzlerine dikkatle bakıldığında, susuz çehrelerinde ümit dolu bir aydınlık, göz kapaklarında mutlu kıpırtılar görülüyordu. Herkes birbirine bir şey ikram etmenin coşkusunu, hazzını yeniden keşfediyordu.
Sevgililer birbirlerini daha sımsıkı kucaklıyordu. Genç kızlar saçlarına çiçek takmışlar, özene bezene yıkandıktan başka en güzel elbiselerini giymişlerdi. Gözlerinde tebessümler ve bir çocuk merakı ışıldıyordu.
İhtiyarlar ise zehir olan hayatlarının sebebi yöneticilerden intikamlarını alacaklarını düşünerek derin derin iç çekerek uzaylıları gönderdiği için Allah’a şükrediyorlardı.
İnsanlık bayramıydı bu…
-Ölsem de gam yemem artık, gördüm ya!
- Ölsem de gözlerim açık gitmeyecek!
Sloganlar bunlardı. İnsanların ortak temennisi ilk defa bu kadar yürektendi.
İdare edenler bütün bunları görüp kahroldular. Asla boyunduruk vuramayacaklarını anladılar ve canlarını nasıl kurtaracaklarının hesabını yapmaya başladılar.
Yükselen coşku, zalimleri hangi deliğe saklanırlarsa saklansınlar çıkarıp hesap sorabilecek kadar keskin bir şekilde bilenmişti… Yönetenlerle yönetilenler arasında evrim geçirmiş kadar fark vardı. Bu fark suni olarak büyük kitlenin geriletilmesiyle meydana getirilmişti ve uzay boyutlarında bir ayıptı.
İdare edilenler arasında her nasılsa fikirlerini geliştirmeye fırsat bulabilmiş bir filazof, gemiyi görür görmez şöyle demişti:
-Maddeyi bir perde gibi araladılar, süzülüp geldiler…
Bu söz, “Ölsem de gam yemem” sözünden önce, geometrik bir diziyle yayılmasını sürdürerek, fısıltı gazetesine en büyük tirajını yaptırmıştı.
Başkanın korktukları sırasıyla başına geldi. Gemiden gönderilen uçan halı kadar ince, üstü fanus kaplı araç başkanlık sarayının kapısında şoförsüz bir taksi gibi yanaşarak durdu. Başkan kısa zamanda hazırlanıp cisme doğru yürürken insanoğlunun gelişmeye ne kadar müsait, üstün donanımlı canlılar olduğunu vurgulayan tanışma cümlelerini hafızasından geçirdikçe canı sıkılıyordu. Üzerinde enerji kılıfından bir fanus bulunan araç, başkan bindikten sonra havalandı. Bir karış yükseldikten sonra gemiye doğru ilerleri. Gemiyi kaplayan ışıklı kılıfı kolayca, yumuşacık geçti.
Geminin içine girmiş olmalıydı. Işık ve ses yoğunluğundaki değişmeler, iniş çıkışlar, iletişim kurabilmek için bir takım cihazların devreye girmek üzere ayarlanmaya çalışılması söz konusu olmalıydı. Uzaylılar hangi dille ve ses tonuyla konuşup iletişim kurabilecekleriyle ilgili çalışıyorlardı. Başkan iradesini kuvvetlendirici bütün telkinleri uygulama peşindeydi. İdare edenlere has dinin, bütün dualarını okuyordu.
Yeni bir atmosferin baskıları, basınç değişikliği, tansiyon, baş dönmesi gibi sonuçları zaruri kılıyordu. En önemlisi çişini tutamamasıydı. Birkaç kere çişini kaçırmak zorunda kaldı. Organik dokuya zarar vermeyen bir ışık bütün elbiselerini yok etti. Elbiseleri bir yılan kabuğu veya zar gibi ayaklarının dibine kavrulup dökülüverdi. Başkanın kendi eliyle getirdiği minyatür kamera şimdi bütün dünyaya pörsümüş, yaşlı vücudunu sergiliyor olmalıydı. Gözlerini kör eden ışık sağanağı dindi. Kobra yılanına benziyordu uzaylıların yüzleri. Fakat bakmaya cesaret edemedi başkan. Tıpkı bir çocuğun, hiç tanımadığı yabancılardan utanması gibi asla uzun süreli bakılamazdı onlara. Güce tapmış, iktidarını başarısının ölçüsü kabul etmişti.
Artık bir kedinin oynadığı zavallı bir farenin küçük ruhunda çalkalanan emsalsiz korku fırtınalarının tarifini yapabilecek bir tecrübenin sahibiydi. Dünya padişahının önündeki bir cariyenin teslimiyeti içerisinde idi. Kıskıvraktı. Uzaylıların derileri şeffaftı. Üzerlerinde elbiseleri tenlerinin dokusuyla aynı malzemeden yapılmıştı. Görünen sadece o bakınca utanılası mükemmel yaratıklardı. Aklına çok garip ve süfli düşünceler geliyordu. Duygulanmaları, düşüncelerinden de garipti.
Bir kuyruğu olmadığına üzüldü birden. Derinden derine kuyruğunu sallamak ihtiyacı bütün benliğini kavurdu.
Firavunlara rahmet okutan, milyarlarca insanı inim inim inleten ve kendisini yarı tanrı sayan dünya başkanı bile, herhangi bir uzaylı karşısında demek hem fizik hem de ruh bakımından bir kaniş köpeği kadar ilkeldi.
Elinde bir demet çiçek, konuşma metni, sırtında görklü üniforma, yüzünde yalancı tebessüm çıktığı bu görüşmede vardığı nokta berbattı. İlk insanın kaburgasında sızlayan haya duygusunun ne olduğunu biliyordu artık… Fanusun içinde hissedilmeye başlanan mutlak temizlik ve bol oksijenli ortam başkanı kendisine getirdi.
Beyniyle iletişim kurup kıvrımlarındaki bütün teferruatı, kendi bilgisayarlarına geçmiş olmalıydılar.
Kobra yılanlarını andıran “V” şeklindeki yüzlerinde alaycı, fışkıran bir deha ifadesi vardı. Özenle hazırladığı konuşma metni çoktan allak bullak olmuş hafızasında yitip gitmişti. Başını eğdikçe kasıklarını görüyor, ihtiyarlığı aklına geliyor, her şeyden tiksiniyordu. Hiç böylesine rezil olabileceğini düşünmemişti.
Acaba köle ırkların yaptığı bir büyünün neticesi miydi bu? Bakışları bir yere kadar gidip eğriliyor, gördüğü her şey onda rüya hissi uyandırıyordu. Bu farklılık biraz da boyutlar arasında gidip gelen görüntülerden kaynaklanıyordu. Gördükleri yalnızca gözlerle görülen şeylerden çok başka ve fazlaydı. Kulakları çınlatan, gözleri rahatsız eden ışıklar patladı.
Başkan şeffaf bir kafeste iğrenç bir karga gibiydi. Dünyanın her yanında bütün televizyonlarda, herkes başkanı seyrediyordu.
Yönetilenler hudutsuz sevinçliydi. İşte göklerden kurtarıcılar gelmişti. Allah da vardı. Uzaylılar da vardı. İlahî adalet de vardı.
Mahkeme herkesin gözü önünde yapılıyordu. Allah uzaylıları vasıta yapmış, böyle bir alçağı cezalandırmak için cehennemi beklememiş, ilahî mahkemeyi dünyada kurmuştu… başkanın etrafında dev yüzler vardı “V” şeklinde gözleri olan dev yüzler… İncecik vücutları gayet uzundu. Şeffaftılar veya öyle bir izlenim bırakıyorlardı. Hareketleri bir tüy kadar hafif, gözle görülemeyecek kadar süratli, aynı oranda da zarifti uzaylıların…
Gariptir ki her düşünce tıpkı bir dalga gibi onlara gidiyor, giderken genişliyor, bir yerlere ulaştıktan sonra çözümleniyor ve geri geliyordu. Yalan yoktu. Beyninden hangi soru geçse, cevabı düşünülemeyecek kadar fena da olsa gayet net bir şekilde bildiriliyordu.
Dünyadaki büyük adaletsizlik konusunda uzaylıların ne düşünebileceğini aklından geçirecek oldu. Düşündüğüne bin pişman oldu. Dehşetle ürktü. Esas ve öz, yalanla ego… Bencillik ve megolamaninin tezahürü… Uzaylılar insanüstüydüler… Konuşmadan beyin kıvrımları ile iletişim kurabilmeleri, yalanı, sinsi hesapları ortadan kaldırdığı için, pozitif düşünmek zorundaydılar. Başkan bütün insanların dosdoğru ve gevezelik yapmadığı bir dünya düşündü. İnsanlık altı bin yılda yükselttiği medeniyeti, altı yılda bu formülle geliştirebilirdi. Tıpkı çıplak ve tiksindirici vücudu gibi ortadaydı her şey. Derken yapay olduğu anlaşılamayacak kadar mükemmel bir sesin sorduğu sorduğu soruyla irkildi.
“-Dünya başkanı robot, dağıttığın adaletten memnun musun?”
“Korktuğum şey başıma geldi” diye aklından geçirdi. Beyninden koku, ışık ve ses dalgaları halinde cevabın anında verildiğini hissetti. Her şeyi biliyorlardı bunlar… Dünyayı analiz etmişlerdi.
Ölmek üzere olan bir insanın önünden bütün hayatı, hatıraları, tecrübeleri, yani bütün ömrü nasıl geçerse öyle oldu. Başkanın ağzı kurumuş olduğu için cevabı yutkunmak şeklinde oldu. Sorunun cevabını kelimelerle vermek için hazırlanırken ikinci soru geldi.
-Yakıt tanklarınızda yakıt miktarı ne kadar?
Bilinen hiçbir metal veya organik malzemeden, aletten, mekanizmadan çıkamayacak, kanı donduran, yumuşak, ahenkli, o derece keskin, berrak bir sesti. Eğer seslerin renk değerleri düşünülürse yosun yeşiliydi ses. Başkanın durakladığını anlayınca da daha sakin bir tonlamayla:
-Altın depolamanızı kastetmiştim. Diye ilave etti.
Başkan kül gibi oldu. Bütün bir rezerv gözüktü holigram olarak. Hazinedeki bütün altınlar. Başkan hazineye son ziyaretini hatırladı. Sarayın altına kadar uzanan tek girişli içerisinde bir şehir kurulabilecek geniş bir alan bulunan bir hazine dairesi yıldız biçiminde dizayn edilmişti. Holigram olarak beliren şekilde görüldüğü gibi… Miladın bilinmeyen önceki yıllarından, 2093 yılına kadar insanoğlunun biriktirdiği bütün altınlar.
“Ne saçma!” diye düşündü. Kimin aklına gelirdi, Uzaylıların binlerce yıl sonra tam dünyanın hemen bütün altın rezervleri bir noktada toplanmışken çıkıp geleceklerini ve hazineyi yağmalayacakları? Şeytanın bile aklına gelmezdi şüphesiz. Binlerce sene bütün dünya bunun için savaşmıştı birbirleriyle, altın yüzünden babalar evlatlarına, akrabalar, koca koca milletler birbirlerine girmişti.
Dünyayı soymaya, yağmalamaya gelmişti uzaylılar. Başkanın içi, isyan, öfke ve hınçla doldu. Şeytan bile şaşırırdı böyle bir soyguna… Başkan yine de korka korka sordu;
-teşekkürlerürecek misiniz altınları:
-Evet…
Başkanın tırnakları çekilse daha iyiydi. Tedbiri elden bırakarak acı içinde, boğuk bir sesle bağırmaya, homurdanmaya başladı.
-Ama haksızlık bu! Soygun bu! Biz sizinle karşılıklı iyi niyete dayanan, iş birliği, dostluk, barış, kardeşlik, karşılıklı menfaatler kuralına dayalı bir ilişki kurmak için buradayız… Biz bu altınları binlerce senede ancak biriktirdik. Haksızlık, gasp, soygun bu.
Uzaylılar, başkanın öfkelenmesine sessiz kaldılar. Başkana uzaylılar gülüyormuş gibi
Geldi. Duyduğu kahkaha efektleriydi. Sonradan bunun kendi halisülasyonları olduğunu anlayacaktı. Aksilik bu ya, dünyanın altın denilen madeni en çok seven insanıydı. Kuru bir sevgi değil aşktı bu. Kanında kızgın kurşun eriyiği gibi akan bir tutkuydu bu… Şuurunu kaybetti. Delice bir cesaretle bağırdı;
-teşekkürlerüremezsiniz, teşekkürlerüremezsiniz…
Çocuk gibi tepiniyordu. Nihayet ölüm fermanı gibi soğuk bir cevap geldi.
-Senden altınları teşekkürlerürmek için izin isteyen yok, onlar zaten bizim.
Başkan hınçla bağırdı:
-Blöf yapıyorsunuz! teşekkürlerüremezsiniz bu kadar altını! On binlerce ton altınım var benim. teşekkürlerürecek olsanız izin ister gibi bana danışmazdınız…
Cevap çok netti:
-Tepkilerini ölçmek için. Kobayımızsın sen. İnceliyoruz seni… Tekrar geldiğimizde depoları yine dolu bulmak için deneyler yapıyoruz üzerinde…
-Depolar yeniden mi dolacak? İyi ama ne zaman?
-On bin küsur yıl sonra. Elbette size göre…
Başkanın kafası büsbütün karıştı. Gözleri karardı. Ciğerleri yanıyordu. Ömründe ilk defa cezalıların, acizlerin, düşkünlerin, soyulmuşların düştüğü, dipsiz karanlık uçurumlara düşmekte olduğunu hissetti. Bu haliyle malını, canından çok seven eski zaman tacirlerini andırıyordu.
-Fakat biz bu altınları binlerce yılda toparladık.
-Biliyoruz, daha önce de gelip teşekkürlerürmüştük.
-Ne zaman?
-On üç bin yıl önce, sizin ölçünüzle…
-Her şeyi biliyorsunuz… Eğer bunlar doğruysa… Sizinle bir anlaşma yapalım. Biz size altınlarımızı verelim. Siz bize teknoloji verin…
-Başkan, siz hiç arılarla dialog kurmaya veya karıncalarla diplomatik temaslarınızı geliştirmeye çaba sarfettiniz mi? Siz veya daha önceki başkanlar?…
Başkan bütün bunları yaptırmadığına gerçekten pişmanlık duymuş gibiydi. Arıların havada helezonlar çizerek birbirleriyle anlaştıklarını biliyordu. Fakat bu dilin özelliklerini pek çok dünyalı gibi hiç merak etmemişti. Arılarla böyle bir dialogun ne faydası olacaktı? Bunu ancak çılgın ve budala bir avuç bilim adamı düşünebilirdi. Dünyayı yöneten bir adamın böyle zırvalarla uğraşacak vakti olmazdı. Yutkundu:
-Fakat onlar, ilkel canlılar..
-Siz de bizim için o kadar ilkelsiniz. Arılar bal biriktirir, siz gidip alırsınız. Siz altın biriktirirsiniz biz gelip alırız.
Başkan Orta Asya halklarının efsanevî liderlerinden Timurleng’i düşündü. Timurleng’in ısrarlı sıfırdan başlama tutkusuna hayrandı. Timurleng gençliğinde ayağından yaralanmış bir yıkık duvar dibinde yatarken, topal bir karınca görmüş karınca kendi cüssesinden kat kat büyük bir tahıl tanesini duvardan aşırmak için tam kırk dokuz defa duvardan aşırmak için tam kırk dokuz defa duvara tırmanmış her seferinde aşağıya düştüğü halde, yeniden teşebbüs etmiş. Timurleng de “Benim bu topal karınca kadar iradem yok mu/” diyerek işe koyulmuş. Başkan altın biriktirme ve siyasi hırsını, işte bu tarihî anekdottan ilham alarak almıştı. Başkan:
-Fakat bunları nereden biliyorsunuz? Facia bu?
-Biliyoruz çünkü sizi biz programladık…
-Neee, nasıl? Bizi Allah yaratmadı mı?
-Allah bütün evreni yarattı. Bizi yarattı. Sizi de ilkel formlar olarak yarattı. Biz konuşmaktan düşünce okuma ve telapati devrimine geçtik. Yalansız, riyasız, egosuz bir dünya kurduk. Çünkü beyin kıvrımlarında yalanı okuyabiliyorduk. Sinsi düşünceleri doğmadan söndürüyorduk. Sizleri ele geçirdik. Organik robotlarımızsınız bizim. Karbondan imal edilmiş robotlar…
-İyi ama ya hür irademiz?…
-Evet, tamamen hürsünüz… Ancak üç boyutlu evrende… Üç boyutlu evrenle sınırladık sizleri…
Başkanın kaçış şansı, kurtulma ümidi yoktu. Kendisini tutamayarak haykırdı;
-Bütün bunlar bir düş olmalı… Bütün bu gördüklerim, isyan eden kölelerin yaptıkları büyü mü?
-Söyle bakalım hür robot, madem hürsünüz de ne diye milyarlarca kardeşinizi yozlaştırmak için elinizden geleni yapıyorsunuz? Ne diye onlara zulüm ediyorsunuz? İnsanın insana yaptığını biz neden yapmayalım?
Başkan, alay edilmiş bir insanın savunmaya başlamadan önceki sendromlarını göstererek kekeledi. Başkanlığa aday olduğundan beri kendisiyle şaka yapmaya kimse cesaret edememişti. Şimdi karşısına dikilen şu uzaylılar tıpkı küstah bir insan gibi hodbin bir edayla hareket ediyorlardı.
-Ben ve halkım, ırkımıza yapılan haksızlıkların intikamını aldık ve alıyoruz..
-Programlandığınız, Allah’ın yarattığı gibi masum kalmadığınız buradan belli. Atanın intikamını torundan alacak kadar şaşırmışsınız…
-Fakat geçmiş…
-Boş uğraşlar bunlar..
Başkan kalpten ölmüştü. Bütün dünya insanları merakla ne olacağını beklerken ucunda eritici ve emici bulunan spiral bir kol, toprağın derinliklerindeki hazine dairesine beton zemini bir sabunu eriterek deler gibi uzandı. Altını emmeye başladı. İşlem kısa sürdü. Yönetici sınıf, isyan eden kölelerin gazabına uğradı.
Uzay gemisi kalkarken yer kabuğunda ve katmanlarında büyük karışıklıklar oldu. Zincirleme felaketler sonucu Atlantik ve Pasifik okyanuslarında yeni kara parçaları belirdi. İnsanlar yükseklere kaçıştılar. Dağların zirveleri adalara dönüştü. Balık kavağa çıkmıştı.
Sağ kalanlar anlaşmak için konuşmaya gerek duymayacak kadar gelişmiş, hisleri son derece kuvvetli, erdemli insanlardı. Düşünceler beyin kıvrımlarında oluşurken okunabildiği için yalansız, riyasız, kötülüklerden uzak, gelişmelere açık bir gelecek insanlığı bekliyordu. Dejenerasyon yeniden başlayacak mıydı? Yoksa insan soyu yıldızlara yükselecek miydi? Bunu uzaylılar dahil kimse bilemezdi