Kullanıcı Adı:
Şifre:

Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
Uyanış
08-30-2007 09:35 PM
**__genco__**
Forumiz Üyesi
*
Kayıtlı Üye

Üye No: 764
Mesajlar: 629
Karma Puanı: 630
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
Duyuru
Lütfen Konulara Cevap Yazınız...

Mesaj: #1
Uyanış

Komodinin üzerine bir tokat savurdum, saatin zırıltısı kesildikten sonra ağır ağır gözlerimi açtım. Yataktan doğruldum ve beynimde ciddi bir basınç hissedene dek gerindim. Tam olarak kendime geldiğimde karımın yine benden önce kalkmış ve yine pencere kenarına çöreklenmiş olduğunu gördüm. Bir süredir tuhaf bir durgunluk vardı üzerinde. Geceleri benden daha geç yatıyor, sabahları benden daha erken kalkıyor ve hep pencere kenarında oturup dışarıyı izliyordu. Bunu yapmaktan tuhaf bir zevk aldığına inanıyordum; çünkü bir süredir onu evin başka bir yerinde başka bir şey yaparken görmüyordum. Bazen hiç bir şey yiyip içmediğini, hatta uyumadığını, sürekli o koltukta oturduğunu düşünüyordum.
Banyoya girdim bir duş aldım ve giyindim. Yavaşça karımın oturduğu koltuğa yaklaştım, aniden dudaklarına yapışarak günlük güle güle öpücüğümü kopardım. Dünya üzerinde kaç kişi aynı insanı her gün aynı sıcaklıkla öpebilirdi. Görünüşe göre onca tuhaf davranışına karşın bana olan sevgisinde bir azalma söz konusu değildi.
Evden çıktığımda saat yedi buçuktu ve sekreterime öğlene kadar izin verdiğim için büroyu benim açmam gerekiyordu.
Evimin yakınında tarihi bir çeşme vardı, üzerinde muhteşem işlemeler bulunan ve göbeğindeki kalın borudan tertemiz su bırakan çok güzel bir çeşmeydi. Çeşmeye eğildim, birkaç yudum su içtikten sonra avucumun içini doldurarak yüzümü yıkadım. Doğrulduğumda bambaşka bir ferahlık hissettim. Bu çeşmenin suyu büyülü olmalıydı. Çeşmenin bende bir süredir takıntı haline geldiğini farkettim. Her sabah işe giderken mutlaka bu çeşmenin suyundan içiyor ve yüzümü yıkıyordum. Çeşme daha öncede burada değil miydi? Neden daha önce dikkatimi çekmemişti? Aslında tek takıntımın çeşme olmadığını düşündüm, her gün düzenli olarak yaptığım işler ve gösterdiğim davranışlar vardı. Bugün de hepsini özenle tekrarlayacağımı düşünerek yoluma devam ettim.
Programlanmak sözcüğünün durumumuz için çok uygun olduğunu düşündüm. Hayat hepimizi programlıyordu. Yiyor, içiyor, depomuzu doldurduktan sonra çalışmaya başlıyorduk. Deliler gibi çalışıyor, uyuyor ve tekrar çalışıyorduk. Hayat, bize bunları yapmazsak iyi yaşayamayacağımızı
, vakti gelmedikçe bizi öldürmeyeceğini, dolayısıyla sürüneceğimizi söylüyordu.
Ölümü insan kendi de seçebilirdi ancak bu seçimi yapanlar küçük bir azınlık olarak kalırdı. Ölümü seçenler, süründükleri halde hayatta kalmak için direnenleri korkak olarak nitelerler, hayatta kalmaya çalışanlarsa ölümü seçenleri zayıf olmakla yargılar ve mücadele edebildikleri için kendilerini güçlü görürlerdi. Güçlü olduğumuz kesindi, hayatın güçlü köleleri ...
Hayatın emirleri yanında kendi seçimlerimizde yok değildi ancak bu seçimler küçük birer teneffüs olarak kalıyordu. Yine de bu molalar olmasa hayat katlanılmaz olurdu. Çeşme de bunlardan biriydi işte, kendi seçimim olan küçük ferah bir mola ...
Otobüs durağına ilerlerken küçük bir çocuk parkına yanaştım. İşte saplantı haline gelmiş bir mola daha diye geçirdim içimden. Oynayan çocuklara el salladım. Salıncakların bir kaç metre önünde sarı saçlı, yeşil gözlü şirin bir çocuk yerde oturuyordu. Elinde beyaz bir balon vardı. Çocuk balonu şişirmeye çalışıyordu; fakat bir türlü nefesi yetmiyordu. Balon önce şişiyor, sonra sanki çocuğun ağzına girecek gibi büzüşüyordu.
İçimden çocuğa küçük bir harçlık vermek geldi; ama cesaret edemiyordum. Çocuk da olsa onuru kırılabilir ya da hiç tanımadığı bir yabancıdan para almayı kabul etmeyebilirdi. O anda aklıma bir bahane geldi ve çocuğa doğru yaklaşmaya başladım. Önünde sonunda ona küçük de olsa bir harçlık vermeliydim. Çocuğun yanına geldiğimde yemyeşil gözlerini, içindeki sorularla birlikte gözlerimin içine dikti. Cebimden bir milyon çıkardım, yanına çömeldim ve "Elindeki balonu bana satar mısın?" diye sordum. Çocuğun gözlerindeki sorulara bir de şaşkınlık eklendi. Elindeki balona anlamsız anlamsız baktı. Altı üstü bir balona biçtiğim değere şaşırmıştı. Balonun üzerinde değerli bir şey arar gibi her tarafını dikkatle inceledi ve değerli bir şey olmadığına karar verince tereddütsüz bir edayla balonu bana uzattı. Benden aldığı parayı inceledikten sonra yüzünü bana çevirerek, "Bir dakika bekle ağabey." dedi. Salıncakların önünde duran çocukların yanına giderek onlarla konuştu. Çocukların hepsi bana doğru gelmeye başladı ve hepsinin elinde balon vardı. Rengarenk balonlarla yanıma yaklaşan çocuklar etrafıma toplanarak hep bir ağızdan konuşmaya başladılar.
"Ağabey benimkinide alsana ağabey, lütfen! "
"Ağabey, n'olur ağabey! Ben beş yüze de veririm! "
Kurtuluşumun olmadığını anladım. Cebimden bir miktar para çıkardım ve aralarında eşit olarak paylaştırdım.
Parktan çıkmadan önce, balonları çocukların bulabilecekleri uygun bir yere bıraktım. İçimden, çocuğa küçük bir harçlık vermek gelmişti; ancak bir sürü küçük çocuğu mutlu etmek zorunda kalıp zarara girmiştim. Asla pişman değildim, içimden gelmişti, ben içimden geleni tutma özürlüydüm. Hem bu yaptığım hayata karşı küçük bir isyandı. Onun emirleri dışında yaptığım, tamamen kendi isteğimle, özgürce yaptığım birşeydi. Beni mutlu eden ve içimden gelen herşeyi, ertelemeden, o anda yapmam gerektiğini düşündüm.
Otobüs durağına geldiğimde saat sekiz olmuştu, durakta on dakika kadar bekledim ve otobüs geldi. Otobüs her sabah olduğu gibi kalabalıktı. Birinin soluğunu ensemde hissediyordum, başka birinin çantası kıçımı dürtüklüyor, bir başkası ise ayakkabımın bağcığına basıyordu. Bir araba almanın vakti geldi diye geçirdim içimden.
Otobüsten indiğim yer ile işyerim arasındaki beş dakikalık yolu iş düşünerek geçirdim. İşlerim oldukça iyi gidiyor, bir süredir, tanıdığım tüm muhasebecilerden daha iyi kazanıyordum. Bunun yanı sıra pek de yorulduğum söylenemezdi.
Büroya girdiğimde, saat dokuza çeyrek vardı. İlk iş olarak odamdaki çiçeği sulamaya koyuldum. Ömrümde gördüğüm en güzel çiçeklerdi. Çiçeklerin cinsini bilmiyordum; fakat tropik bir bitki olduğunu tahmin ediyordum. Geniş yeşil yapraklarının arasında hemen hemen bütün canlı renkleri taşıyan çiçekleri ve açmaya yeltenen tomurcukları vardı. Bu çiçek bana eski bir arkadaşımın hediyesiydi. Büroyu ilk açtığım gün getirmişti ve bugüne kadar canlı kalmayı başarmıştı çiçekler. Gerçi bir ara solmaya yüz tutmuştu ama kendini çabuk toparlamıştı, bir süredir hiç olmadığı kadar güzel görünüyordu.
İncelemek için masamın üzerine bir kaç dosya bırakmıştım ki kapı çalındı. Kapıyı açtığımda karşımda duran kişi üniversite yıllarında tanıdığım, o günden bu yana uzun ve güçlü bir dostluk yürüttüğümüz Kenan'dı. Şehirdışında olmalıydı, onu aniden karşımda bulmak beni şaşırtmıştı.
"Kenan!" dedim, şaşkın bir sesle.
"Kenan ya! Pek de şaşırdın koca oğlan." dedi.
"Şehirdışında olduğunu sanıyordum, şaşkınlığım ondan."
"Haklısın, dışındaydım şehrin; ancak içine geri döndüm."
"Ne zaman döndün? Hiç haber vermedin."
"Dün gece döndüm; sana telefon açtım ama cevaplayan olmadı."
"Doğrudur, dün gece eve geç döndüm, karımda telefona bakmamış olabilir, garip huylar edindi son zamanlarda."
"Neyse, istersen iki sandalye kap gel ben bu kapı önü konuşmalarını çok severim." dedi.
"Lütfen kusura bakma, şaşkınlığıma ver." diyerek içeri davet ettim.
Odama geçip karşılıklı oturduk. Kenan, odanın içini dikkatle inceledikten sonra pencere kenarındaki çiçeğe baktı ve yüzünü buruşturdu. Yüzünün aldığı hal beni şaşırtmıştı, bu bürodaki en güzel şey o çiçekti oysa. Başka bir yandan da, zevkler tartışılmazdı, pekala çiçeği beğenmeme hakkı vardı Kenan'ın. Kafasını bana çevirerek,"Seni iyi gördüm; ancak büronun hali için aynı şeyi söyleyemeyeceğim." dedi.
"Ben, bu bürodan oldukça memnunum." dedim.
"Peki, sen bilirsin, ben sadece fikrimi belirttim, bu arada işlerin nasıl?"
"Bir süredir oldukça iyi gidiyor, hiç bir sıkıntım yok."
Montunun cebinden bir sigara paketi çıkardı ve bana uzattı.
"Hayır, sağol. Ben bıraktım." diyerek reddettim.
"Bıraktın mı, sen mi ? Buna asla inanmam işte, dünya üzerinde sigarayı bırakacak en son kişisin sen. Sen sigarayı içmezdin, düpedüz onunla sevişirdin."
"Haklısın." dedim. "Ben sigara ile sevişirdim; çünkü onu bir sevgili gibi severdim. Basit bir sigara tiryakiliğinden çok daha öte birşeydi bu. Bir süre önce yaptığım yanlışın farkına vardım. Sigaranın asla bir sevgili olamayacağını anladım. Sigaradan olsa olsa bir eline sağlık olabilir; çünkü sadece paran olduğunda yanındadır. "
"Unutmaki insan bazen orospulara da ihtiyaç duyar." dedi.
"Doğru, işte bu yüzden alkolü bırakmayacağım." dedim.
Yüzünde gergin bir tebessümle bana döndü ve "Biliyormusun, sen çok değişmişsin." dedi.
"Nerden çıktı bu?" diye sordum.
"Mutlusun." dedi. "Hayatından çok memnun gibisin. Sanki hayatında ters giden hiç bir şey yokmuş gibi davranıyorsun."
"Bu çok doğal." dedim. "Mutluyum, hayatımdan memnunum, hayatımda ters giden hiç bir şey yok."
"Bana bak!" dedi. "Seni yıllardır tanırım, sen her zaman memnuniyetsiz bir adamdın. Hayattan hoşlanmaz, hiç birşeyin yolunda gitmediğinden yakınır, hayatı kendine cehennem ederdin. Seni memnun etmek, dünyanın en zor işiydi. Şimdi sergilemekte olduğun bu mutluluk tablosuna hiç anlam veremiyorum. "
Arkama yaslandım ve kendimden emin bir edayla, "Anlaşılmayacak hiç bir şey yok." dedim. "Söylediklerin doğru, ben mutsuz bir adamdım; ancak bunun için sebeplerim vardı. Şimdi ise, hayatımdan gayet memnunum ve durup dururken mutsuz olmak için bahane arayacak değilim. Hayattan hoşlanmamama gelince, hepimiz hayatın köleleriyiz ve onun emirlerini yerine getiriyoruz. Bu durumdan kurtulmamıza imkan olmadığından yaşamak için bunu kabullenmeliyiz. Diğer yandan, herşey yolunda gittiği ve mutlu olduğum sürece bu kölelikten memnunum. Hepimiz birer köleyiz ve ben mutlu bir köleyim, önemli olan, hayatın sana karşılığını vermiş olmasıdır."
Sigarasından derin bir nefes çekti, kafasını kaldırıp tavana baktı, aklı karışmış gibiydi. Olabileceğine hiç inanmadığı bir şeyin oluşuna şahit olmanın şaşkınlığı ve bunun ondan esirgenmiş olmasının ezikliği vardı yüzünde.
"Hayat sana karşılığını veriyor mu gerçekten?" diye sordu.
"Bir süredir veriyor." diye cevapladım.
Gülümsedi, güldü, kahkaha attı. Gülerken başını bir sağa sola sallıyordu. Kendini biraz toparladı ve bana dönerek " Bir süredir veriyor ha? Demek bir süredir veriyor, hayatın mutlu kölesi." dedi. Sonra tekrar kahkaha atmaya başladı. Tavırları hoşuma gitmiyordu.
"Kesermisin şu kahkahayı, sinirlerimi bozmaya başladın." dedim.
"Sen kafayı yemişsin." dedi. "Bir süredir mutlusun öyle mi? Bir süredir işlerin yolunda, bir süredir her şeyden memnunsun. Peki bir süre önce ne oldu sana? Birileri sihirli bir değnek mi dokundurdu ya da başına bir talih kuşu mu kondu?"
Kafam karışmaya başladı. Haklıydı. Ağzımdan "Bir süredir ... " lafı düşmüyordu. Neydi bu bir süre takıntısı, ne kadar bir süreydi bu ya da bir süre önce bana ne olmuştu? Ele avuca gelir hiç bir şey olmamıştı, aklıma bu değişime sebep olacak hiç bir şey gelmiyordu. Aslında benim bir değişimden haberim yoktu. Herşey, çok yavaş ve sinsice değişmiş olmalıydı. Hiç bir şey fark etmemiştim, arkadaşımın sorusu beynimde bir şimşek çaktırana kadar hiç düşünmemiştim. Haklıydı, bir süre önce bana ne olmuştu?
"Bilmiyorum." diye cevapladım ürkek bir sesle.
"Oyun oynuyorsun sen." dedi. "Mutluluk oyunu oynuyorsun kendi kendine."
"SAÇMALAMA! Kes artık." diye bağırdım. "Oyun falan oynadığım yok benim. Anlam veremediğim bir şekilde mutluyum o kadar. "
Tüm sinirlerimin bir yay gibi gerilmekte olduğunu hissettim. Soluk alıp verişim hızlanmış, vücüdumu bir sıcaklık sarmıştı. Kenan bir sigara daha yaktı. Kafası eğik bir pozisyonda bana döndü ve "Pekala, madem oyun oynamıyorsun öyleyse bana hayatında yolunda gitmeyen birşey söyle. Böyle bir şey bulamadığın taktirde, oyun oynadığını kabullenmek zorundasın; çünkü kimsenin hayatı dört dörtlük olamaz. Dört dörtlük bir hayat ancak bir hayal ürünü olabilir."
Mutlu olmaktan yargılanıyordum, bu çok aptalcaydı. Diğer taraftan sebepsiz yere mutlu olmakta aptalca bir durumdu. Birden karım aklıma geldi. "KARIM!" diye bağırdım. Hüküm giymek üzere olan birinin imdadına yetişen son dakika kanıtı gibi yetişmişti karım bana.
"Nesi var karının?" diye sordu.
"Son zamanlarda tuhaf davranıyor. Pencerenin önünde ki koltuktan hiç kalkmıyor, sürekli dışarıyı izliyor. Ayrıca konuşmuyor, arada bir, büroya telefon ediyor ancak kısa konuşuyor, bazen de saçma sapan."
"Çok üzüldüm. Ne zamandır böyle davranıyor?"
"Kalp rahatsızlığı geçirdiği geceyi anımsıyor musun? O geceden bu yana tuhaf davranmaya başladı." dedim.
"Evet, hatırladım. Küçük bir kalp krizi atlatmıştı; fakat şu andaki durumunun, o olayla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Küçük bir kalp krizi, insanı bu kadar etkilemez. Hepimiz bazen buna benzer şeyler yaşarız. Kalbimizin ya da göğsümüzün sıkıştığı olur kimi zaman; ama hiç birimiz bu yüzden hayata küsmeyiz."
"O zaman başka bir sebebi olmalı." dedim. "Bir doktora teşekkürlerürmeyi düşünüyorum; ama bunu ona nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Onun üzerine gitmek ya da onu kırmak istemiyorum. En iyisi onu bu akşam dışarı çıkarmaya çalışmak. İtiraf etmeliyim ki üzerine gidip incitme korkusu biraz ilgisiz kalmama neden oldu."
Kenan, masama uzandı, küçük boş bir kağıt aldı ve üzerine bir şeyler yazmaya başladı. Sonra kağıdı bana uzatarak, "Burada, tanıdığım iyi bir psikoloğun adresi ve telefonu var. İstediğin zaman başvurabilirsin." dedi.
"Karımı buna ikna etmek zor olacak; fakat bir doktora görünmesi gerekiyor gerçekten."
"Ben, o adresi karın için değil, senin için verdim." dedi, alaycı bir tavırla.
"Bana bak!" dedim. "Az önce hayatımda yolunda gitmeyen bir şey olduğunu buldum ve anormal bir durumum olmadığını kanıtladım sanırım."
"Pek de tatmin edici değildi. Hem belki de karının davranışları o kadar da anormal değildir. Düşünsene, böyle berbat bir hayatta yerinden kalkıp ne yapacak ki ? Hala anormalliğin sende olması yüksek bir ihtimal. "
Kenan, dönüp dolaşıp faturayı yine bana kesmişti. Artık bu durumdan sıkılmaya başlamıştım, Tam bunu ona söyleyeceğim sırada telefon çalmaya başladı. Gözlerimi Kenan'a dikip ahizeyi kaldırdım.
"Efendim."
"Merhaba." diyen ses karıma aitti.
"Ah, merhaba hayatım. Nasılsın?" diye sordum.
"Eeee, iyiyim, şey, ben temizlik ..."
"Hayır hayatım, bugün hiç bir işe dokunmanı istemiyorum, sen şimdiden hazırlanmaya başla çünkü bu akşam dışarda, şehrin en romantik mekanında, muhteşem bir yemek bizi bekliyor."
"Şey; ama ben ..."
"Asla itiraz istemiyorum. İstediğim tek şey, güzel bir akşam geçirmek. Eminim bu sana da iyi gelecektir. Hadi aşkım akşama görüşürüz, öpüyorum." diyerek kapattım telefonu. Gerçi düpedüz suratına kapatmış oldum ama sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım.
"BU HARİKA!" diye bağırdım Kenan'a dönerek. "Sen de farketmiş olmalısın ki arayan karımdı. Temizlik yapmaktan bahsetti, düşünebiliyormusun, ilk defa o lanet koltuktan kalkıp temizlik yapmayı düşündü. "
"Evin pisliğine dayanamamıştır." dedi gülümseyerek. "Seni iyi tanırım, pasaklının tekisindir. Senin yaşadığın yerin pisliğine bir ölü bile dayanamaz."
"Bugün ilk defa olarak haklısın işte." dedim ve karşılıklı gülmeye başladık.

Kenan, "Otur istersen, ayakta kaldın." dedi. Heyecandan, ayağa kalkmış olduğumun farkına varmamıştım. Ben yerime otururken Kenan ayağa kalktı ve pencerenin kenarına doğru yürümeye başladı. Çiçeğin önünde durdu, sağına soluna eli ile dokunmaya başladı. Bir cismi tanımlamak için ellerini kullanan körler gibiydi. "Karının gösterdiği gelişme, beni sevindirdi; ancak az önce gösterdiğin kanıt çürümüş oldu. Karın düzgün davranmaya başladığına göre, hayatında ters giden tek şey az önce yoluna girmiş bulundu." dedi. Yüzünü bana dönmeden konuşuyordu. Gözlerini camdan dışarı dikmişdi ve bir yandan da çiçeği yoklamaya devam ediyordu.
Kenan'a tam olarak ne diyebileceğimi bilmiyordum. Ne cevap vereceğimi düşünürken kapı açıldı. Kapı ben açmadığım halde açılmış olduğuna göre, gelen sekreterim olmalıydı.
Sekreterim, beni ve konuğumu selamladıktan sonra içecek bir şey isteyip istemediğimizi sordu. Kenan'a " Çok kaliteli bir viski var tadmak istermisin?" diye sordum.
"Şu anda bir orospuya ihtiyacım olduğunu sanmıyorum." dedi gülümseyerek.
"Hem ben gitsem iyi olacak." diye ekledi. "Yapılacak bir sürü işim var."
"Sen bilirsin. Sana otobüs durağına kadar eşlik edeyim." dedim.
"Kapıya kadar bile eşlik etmene gerek yok." dedi. " Sen sadece otur ve sana söylediklerimi iyice düşün."
"Görüşürüz Kenan." dedim.
"Bu arada ayakkabıların çok güzelmiş." diye ekledim. "
"Sen her tarafı çamurla sıvanmış bir ayakkabıyı güzel mi buluyorsun?"
"Ne çamuru? Bence ayakkabıların harika."
Kenan gittikten sonra, söylediklerini düşünmeye başladım. Sebepsiz yere mutlu olmak, gerçekten söylediği kadar anormal bir durum muydu? Eğer mutlu olmak için dişe dokunur bir sebep bulabilseydim, Kenan'ın gözünde düştüğüm durumdan kurtulabilirdim. Aslında canımı sıkan şey onun gözünde anormal bir duruma düşmek değil, bu durumun doğru olabilme olasılığıydı. Odada darladığımı hissettim, biraz hava almak için dışarı çıkmaya karar verdim.
Dışarda, hafif ve sevimli bir yağmur vardı. Bu şekilde yağan yağmura halk arasında "ahmak ıslatan" deniyordu ve etrafta ıslanmayan kimse yoktu. Bir kaç metre ileride bir simitçi gördüm. Karnımın aç olduğunu farkettim ve simitçiye doğru yaklaştım.
"Gel abi geeeel, sıcak sıcaak."
"Bir tane verir misin?" dedim.
"Buyur abi, sıcak sıcak, çıtırdamazsa para yok abi."
İnşallah çıtırdamaz diye düşündüm; çıtırdadı.
Havanın kararmaya yüz tutmasıyla beraber, saatlerdir sokaklarda boş boş gezinmekte olduğunu farkettim. Düşünmekten vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. O kadar düşünmeme rağmen ne hayatımda ters giden bir şey bulabilmiştim, ne de bu kadar mutlu olabilmek için bir sebep. Büromun yolunu tuttum.
Bürodan içeri girdiğimde sekreterime döndüm ve "Beni arayan oldu mu?" diye sordum.
"Evet, bir bayan aradı. Gazeteye verdiğimiz temizlikçi ilanı için. Sabah ben yokken de aramış; fakat siz ona akşam yemeği teklif etmişsiniz. Ha, bir de aşkım demişsiniz. Kadıncağız epeyce öfkeliydi. O sizin bildiğiniz kadınlardan değilmiş, aynen söylememi istedi. Ayrıca gerçekten bir temizlikçi arıyorsanız adam gibi görüşecekmişsiniz; aksi takdir de kocası eski boksörmüş." dedi.
Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemiyordum. "Söylediklerinden hiç bir şey anlamıyorum." diyebildim, güç bela. Sekreterim derin bir nefes aldı, başı hafif eğik bir şekilde masadan kalktı ve yanıma yaklaştı. Kendisi için güç olacak bir şey söylemeye hazırlanır gibiydi. Kafasını kaldırarak konuşmaya başladı.
"İtiraf etmeliyim ki son zamanlarda tuhaf davranışlar sergiliyorsunuz. Geçen gün ben dışarıda iken annem aramış ve siz ona bal dudaklarından öpmek için sabırsızlandığınızı söylemişsiniz. Zavallı kadıncağız neye uğradığını şaşırmış ve bana işi bırakmam için bir süre baskı bile yapmıştı. Ben sizin ne kadar iyi bir insan olduğunuzu biliyorum, bu yüzden bunları size yansıtmadım. Davranışlarınızdaki tuhaflığın geçici olduğunu tahmin ediyordum. Daha doğrusu umut ediyordum. Ancak bugün ki olaydan sonra sizi uyarmanın doğru olacağı kanısına vardım. Lütfen beni yanlış anlamayın, siz gerçekten iyi bir insansınız. Ayrıca, kurumuş bir çiçeği her gün aynı özenle sulayarak, küçücük bir saksıda kocaman umutlar yetiştirebilecek kadar da duygusalsınız."
Arkadaşımdan sonra, sekreterim de beni tuhaf olmakla yargılıyordu. Hiç bir şey söylemeden odama çekildim. Bugün beni temizlikçi başvurusu için arayan olmamıştı ki. Tüm gün boyunca telefon bir kere çalmıştı ve arayan karımdı. Bana temizlik yapmaktan bahsetmişti. Ben ise onu akşam yemeğe teşekkürlerürmeyi düşündüğümü söylemiş ve hazırlanmasını istemiştim. Karımın sesini tanımama olasılığım yotku. Bu düşüncelerden kurtulmanın en iyi yolunun telefon açıp karımla konuşmak olduğunu düşündüm. Telefonu ısrarla çaldırdığım halde karım cevap vermiyordu. Sinirlerimin gerildiğini hissettim ve "Lanet olsun! Telefon bir ileşim aracı, düdük dinleme aygıtı değil." diyerek, kapattım telefonu. Sonra karıma akşam yemeği için hazırlanmasını söylediğimi hatırladım. İçimde bir ferahlama, sinirlerimde bir gevşeme hissettim. Şu sıralarda kuaförde, güzelliğine güzellik katıyor olmalıydı.
Masamın üzerini düzenlemeye çalışırken Kenan'ın bıraktığı kağıt gözüme çarptı. Madem bu kadar karmaşaya kendim bir son veremiyordum; öyleyse yardım almalıydım. Saat beş buçuğu gösteriyordu. Hiç vakit kaybetmeden doktoru aradım. Muaynehaneyi kapatmak üzere olduğunu; ancak hemen yola çıkmam durumunda beni bekleyebileceğini söyledi. Kenan'ın verdiği adrese göre yer pek uzak sayılmazdı. Sekreterime evine gidebileceğini söyledikten sonra, büroyu kapattım ve çıktım.
Her akşam iş çıkışında, sokağın köşesinde beklemekte olan, çok sevimli bir kadınla karşılaşırdım. Bu civarlarda çalıştığını ve iş çıkışlarında bu köşeye gelerek eşini ya da sevgilisini beklemekte olduğunu düşünüyordum. Her akşam yaptığım gibi, yanından geçerken, "İyi akşamlar." dedim. Tatlı bir gülümsemeyle o da bana iyi akşamlar dileklerini sundu.
Doktorun muaynehanesine vardığımda saat altı olmuştu. Doktor, oldukça genç ve güzel bir kadındı. Kısa bir tanışma ve hal hatır faslından sonra sorulara geçti. Önce, neden bir psikoloğa başvurma ihtiyacı duyduğumu sordu. Doktora durumumu anlatmaya başladım. Bir yandan anlatıyor bir yandan da dünya üzerinde mutluluktan psikoloğa giden tek insan olma olasılığımın yüksek olduğunu düşünüyordum. Düşündükçe komiğime gidiyordu. Keyiften psikoloğa gelmiştim. Daha sonra Kenan ile aramızda geçen konuşmayı anlatarak buraya gelme sebebimi tamamıyla açıklamış oldum. Doktor bir yandan beni dinlerken bir yandan da önündeki kağıda not tutuyordu. Bana bir günümün nasıl geçtiğini, bir gün içinde neler yaptığımı sordu. En ince ayrıntısına kadar anlattım. Her sabah yüzümü yıkadığım çeşmeden, her akşam selamlaştığım kadına kadar her şeyden bahsettim.
" Ne düşündüğünüzü biliyorum." dedi aniden. "Bir insanın mutlu olduğu için buraya gelmesini garip buluyorsunuz; ama inanın bana sebepsiz mutlu olmak çok daha garip bir durum. Ayrıca, içimde benden bir şey sakladığınıza dair bir his var. Benden bir şey saklamadığınıza ya da eksik bilgi vermediğinize emin misiniz?"
Kadın aklımdan geçenleri okuyor gibiydi. Ona karımın durumundan bahsetmem gerekiyordu. Başlangıçta bu kısmı gereksiz bulmuştum; ama gerçek bir yardım almak için herşeyi eksiksiz anlatmam gerektiğine karar verdim. Doktora karımın içinde bulunduğu durumu da anlattıktan sonra sıranın doktorun teşhisine gelmiş olacağını umdum ve doktora soru dolu gözlerle baktım.
Doktor gözlüklerini düzelterek, "Kafamdaki teşhisi netleştirmek için size bir iki sorum daha olacak ve hafızanızı zorlamanızı isteyeceğim." dedi. " Birincisi durmaksızın belirli bir süreden bahsediyorsunuz, sizi mutluluktan uçuran, eşinizi ise bir koltuğa mahkum edip hayatla bağlarını koparmasına yol açan bir süre. Peki bunun ne kadar bir süre olduğu hakkında hiç bir fikriniz yok mu?"
Hafızamı ne kadar zorlasamda bir faydası yoktu. Ne kadar bir süre olduğunu kestiremiyordum. Arkama yaslanarak " Aslında eskiden bu kadar mutlu biri olmadığımı sadece biliyorum. Bunun yanı sıra bana sanki doğduğumdan bu yana mutluymuşum gibi geliyor, yani öyle hissediyorum. Bu yüzden ne kadar bir süre olduğunu bilemiyorum." dedim.
"Peki ikinci soruma geçiyorum." dedi doktor. "Bir süre önce başınızdan kötü bir şey geçtiğini hatırlıyor musunuz? Sizi derinden sarsacak, duygularınızı alt-üst edecek derecede acı bir olay yaşadınız mı? Hafızamla doktorun tahmin edemeyeceği kadar haşır neşir olmuştum. Kendimi belki de ilk defa bu kadar zorluyordum; ancak onun istediği gibi bir cevap bulamıyordum. "Bakın doktor hanım!" dedim.
"Bahsettiğiniz gibi beni derinden sarsacak bir olay hatırlamıyorum. Aslında daha da tuhafı beni değil sarsacak sadece üzebilecek en küçük bir olay bile hatırlamıyorum. Son sorularınızı da yanıtladığıma göre artık teşhisinizi dinleyebilir miyim? Zira meraktan çatlamak üzereyim."
Doktor, masasının çekmecesini açtı ve biraz karıştırdıktan sonra bir resim çıkardı. "Son olarak sizden bu resimde ne gördüğünüzü söylemenizi istiyorum." dedi.
Resimde çok güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkek vardı. Adam kadına sıkıca sarılmış, dudaklarından öpmek için iyice üzerine eğilmişti. Bütün bu gördüklerimi doktora anlattıktan sonra, resmi uzattım. Doktor hoş bir gülümseme ile "Resim sizde kalsın, benden bir hatıra olsun, belki ileride tekrar bakmak istersiniz." dedi.
"Sözlerime başlamadan önce bilmenizi istediğim bir şey var. Benim tek amacım size yardım etmek, bundan emin olun. Söyleyeceğim hiç bir şeye kırılganlık göstermeyeceğinizi umuyorum."
"Ben de." dedim. "Lütfen doktor hanım başlayın."
"Öncelikle her şeyi olduğu gibi değil de, olmasını istediğiniz şekilde gördüğünüz bir dünyanın içinde olduğunuzu bilmenizi istiyorum. Bu yoğun mutluluğunuzun sebebi burada yatıyor. Bu, farkında olmaksızın kendinize oynadığınız bir oyun."
Bu sözler, bana Kenan'ın söylediklerini hatırlattı. O da böyle bir oyundan bahsetmişti. Doktora dönerek
"Mutluluk oyunu mu oynadığımı düşünüyorsunuz?" diye sordum.
"Pek sayılmaz." dedi. "Mutluluk oyunu sizin oynadığınız oyunun yanında fazla basit kalır. Siz çok daha büyük ve tehlikeli bir oyun oynuyorsunuz. Mutluluk oyunu kötünün içinde iyiyi görmeye çalışma oyunudur; oysa siz kötüyü görmüyorsunuz."
Başıma ağrılar saplanmaya başlamıştı. Bugün kafam ömrüm boyunca karışmadığı kadar çok karışmış, hatta hiç çalışmadığı kadar çok çalışmıştı. Eğer her gün bu kadar çok düşünüyor olsaydım şu anda bir muhasebeci değil, bir filozof olurdum. Oysa sadece mutlu olmaktan yargılanıyordum ve işin sonu bir psikoloğa kadar varmıştı. Doktor kafamı iyice karıştırmıştı, ne dediğini anlıyordum; ama söyledikleri şimdiye kadar duyduğum en saçma şeylerdi. Artık bu işten sıkılmaya başlamıştım.
"Doktor hanım, lütfen bana daha net bir açıklama yapabilir misiniz? Tam olarak ne kastediyorsunuz?
Doktor bana çaresiz bir kedi yavrusuna bakar gibi baktı ve "Pekala size durumunuzu daha net açıklamaya çalışacağım." dedi ve aniden " Benimle yatar mısınız?" diye sordu.
Böyle bir soru ile karşılaşacağıma iki parmağımı bir elektrik prizine soksaydım eminim daha az şok yaşardım. Üzerimden atamadığım şaşkınlıkla birlikte doktora döndüm ve "Şey ... İşinize karışmak istemem; ama bunun başka bir yolu yok mu?" diye sordum. Doktor o anda tüm binayı çınlatacak güçte bir kahkaha attı ve ben de sorduğum sorunun ne kadar aptalca olduğunu anladım. Şaşkınlığım yüzünden rezil olmuştum. Doktor kahkahalarını güç bela kontrol ettikten sonra, "Beyefendi, amacım size yatma teklif etmek değil, sadece soruma samimi bir cevap vermenizi istiyorum. Şimdi her şeyi unutun ve bana dikkatlice bakın. Eğer bekar bir erkek olsaydınız, beni yatmaya değer bulur muydunuz?"
İçimden "Eğer bekar bir erkek olsaydım, sizi şuracıkta evire çevire öperdim." demek geldi; fakat
"Siz oldukça genç ve güzel bir kadınsınız, sanırım isterdim." diyebildim, ürkek bir sesle.
"Tahmin etmiştim." diye yanıtladı. "Oysa şu anda karşınızda ellibeş yaşlarında, beyaz saçları olan ayrıca bol miktarda kırışık ve sarkığa sahip bir kadın duruyor. Sanırım bu açıklama yeterli omuştur.
"ÇILDIRMIŞSINIZ SİZ!" diye bağırarak yerimden fırladım. "Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?"
"Hayır, ben çok ciddiyim." diye yanıtladı.
"Ciddisiniz öyle mi? Demek ciddisiniz, öyleyse ellibeş yaşında bir kadının neler yapabileceğini bir görelim."
Doktoru kolundan kavrayıp çekerek masadan kaldırdım. Bir elimi saçlarına doladım. Gür ve kızıl saçları vardı. Kadını saçlarından çekip duvarla arama aldım. Göğüslerinden birine yapışarak "Bunlar yaşlı bir kadına mı ait ha? Söyle!" diye fısıldadım dişlerimin arasından. Diğer elimi saçlarından ayırarak kalçasını kavradım. Göğüsleri dik ve dolgun, kalçaları muntazam ve sıkıydı. "Bunlar da mı bir ihtiyara ait, bunlar da mı ha? Cevap ver pis SÜRTÜK!" diye bağırdım.
"Tuttuklarınızın hepsi bir ihtiyara ait." diye yanıtladı çok sakin bir sesle. Gözlerine baktım korkudan eser yoktu. Zorla duvar dibine sıkıştırılarak mıncıklanan bir kadın için fazlasıyla sakindi. Bu sakin tavrı beni iyice çileden çıkardı. "Pekala..." dedim. "Bakalım seni becerirken çıkaracağın sesler yaşlı bir kadına mı ait olacak?"
"Emin olun öyle olacak." diye yanıtladı. "Ancak unutmayın ki benim amacım size yardım etmek. Şu anda ciddi bir bunalım sürecindesiniz ve bilinç altınızın korkunç oyunlarına maruz kalıyorsunuz. Benim işim sizi bu durumdan kurtarıp gerçekleri görmenizi sağlamak; fakat siz bana yardımcı olmak yerine yaşlı bir kadını becermeyi düşünüyorsunuz."
Kontrolümü kaybetmiştim. Doktor haklıydı, yardım almak istiyorsam ona yardımcı olmak durumundaydım. Yavaş yavaş sakinleşiyordum ve sakinleşmeye devam ettiğim her an, yaptıklarımdan, daha fazla utanç duymaya başladım.
"Çok özür dilerim hanımefendi, bir an söyledikleriniz karşısında kontrolümü kaybettim. Çok üzgünüm beni affedin." dedim.
"Pekala, bunları yaşamadık varsayalım." dedi.
"Çok teşekkür ederim doktor size minnettarım."
"Eh, artık anlaştığımıza göre, elinizi göğsümden çekebilirsiniz."
"Ah, çok özür dilerim."
"Kıçımdanda..."
"Affedersiniz."
"Lütfen oturun." dedi.
Yaptıklarımdan büyük bir utanç duyuyordum. Nasıl oturacağımı, ellerimi nereye koyacağımı bile şaşırmıştım. Doktor hala sakin tavrını koruyor, hiç bir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyordu. Gergin bir suskunluk süresi başlamıştı ve bitirmek bana düşüyordu.
"Lütfen bana bu körlüğün nedenini açıklar mısınız? Neden kötüyü göremiyorum?" diye sordum.
"Size tahminlerimi şöyle açıklamaya çalışacağım." diyerek başladı sözlerine. "Öncelikle karınızın durumunu da ele alarak düşündüm. Anlattığınıza göre son zamanlarda, siz anlamsız bir şekilde mutluluk deryalarında yüzerken, karınız tam aksine git gide içine kapanıyor ve hayata küsüyordu. Buradan yola çıkarak karınız ve sizin aranızda bir bağlantı kurdum. Ortak bir olay yaşadığınız kanısına vardım. Büyük bir olay, ikinizi de derinden sarsacak bir olay. Bu olayın ikinizde de büyük bir etki gösterdiğini düşünüyorum. Şu anda içinde bulunduğunuz durumun sebebi, yaşadığınız olayı kabullenmek istememeniz olabilir. Yaşadığınız olayı inkar edip hiç olmamış gibi düşünmye çalışmanız sonucu kendinizi, bilinç altınızın oyunlar oynadığı bir dünyada bulmuş oalabilirsiniz."
"Böyle bir şey mümkün olabilir mi?" diye sordum, şaşkın bir sesle.
"Aslında pek rastlanan bir durum değil; ama insan psikolojisinin içinde her türlü olaya rastlamak mümkün. Öncelikle, başınızdan geçen kötü durumu görmezlikten gelmiş ya da iyi olarak görmeye çalışmış, daha sonra ise bu durumunuzu bütün hayatınıza genellemiş olabilirsiniz. Böylece, hayatınızdaki kötü ya da çirkin durumlara karşı, kendi kendinize, kör bir dünya yaratmış olmanız mümkün."
"Ben halüsilasyon mu görüyorum?" diye sordum.
"Pek değil." dedi. "Siz yoktan var olan şeyler görmüyorsunuz, var olanı farklı görüyorsunuz. Olduğu gibi değil, görmek istediğiniz gibi görüyorsunuz."
"Peki ya karıma neler oldu?" diye sordum.
"Karınızla, aynı olayı yaşadığınız halde, psikolojiniz farklı tepkiler vermiş olabilir. Eşinizde bu olay yüzünden içine kapanmış ve dış dünya ile bağlarını koparmış olabilir. Zaten bu duruma çok sık rastlanır. Ayrıca, karınızın, yaşamış olduğunuz durumu hatırlama ihtimali yüksek. Size tavsiyem onunla konuşun ve durumu ikinci bir seansla tekrar gözden geçirelim."

Doktorun muayenehanesinden yarım yamalak bir teşekkürle apar topar çıkmıştım. Ona yaptıklarımdan ötürü utanç duyuyordum. Yüzüne bakabilmek için büyük çaba harcamıştım. Caddeye inip bir taksi çevirdim. Evimin yolunu tarif ettikten sonra arkama yaslandım ve derin bir nefes aldım. Doktorun söylediği gibi, karımla konuşmamın sorunun çözülmesine faydalı olacağını ummaya başladım. Ceplerimi kurcalarken anahtarımın yokluğunu fark ettim. Büroyu kilitledikten sonra anahtarı kilidin üzerinde unutmuş olmalıydım. Bu ahmaklığı daha öncede birkaç kez yapmıştım. Şoföre istikametin değiştiğini söyledim ve büronun yolunu tarif ettim.
Büromun binasının da içinde bulunduğu geniş bir alan trafiğe kapalıydı. Sadece yayalara aitti. Arka sokaklardan dolaşarak yakın bir yere geldik ve taksiden indim. Hava serin olmasına rağmen kan ter içinde kalmıştım. Çok hızlı yürüyordum. Tek istediğim anahtarları bulabilmek, evime gidip yatağa uzanmak ve bu gün başıma gelenleri karımla konuşabilmekti. Sokağın köşesinden dönerken takip edildiğim hissine kapıldım. Arkama dönüp baktım, kimseyi göremedim. Ara sokaklar çok tenhaydı. Belki de bu yüzden böyle bir hisse kapılmıştım. Bir sokağın daha köşesinden dönerken birkaç metre arkamda bir karaltı olduğunu fark ettim. İzleniyor olma ihtimalim kuvvetlenmişti. Büromun bulunduğu binaya çok yaklaşmıştım. Binadan içeriye girdiğimde giriş kapısının arkasına sindim. Eğer karaltının sahibi beni takip ediyorsa, birkaç saniye içerisinde kapıdan içeri girecek, içeri girerse ona arkadan saldıracaktım. Maalesef tahminim doğru çıkmıştı. Orta boylu biri içeri girmiş, ilk basamakları çıkmaya başlamıştı. Kapının arkasından hızla fırladım ve sırtına bir tekme yapıştırdım. Adam yüzü koyun merdivene kapaklandı. Üzerine atıldım, sıkı bir yumruk hazırlayıp saçlarından kavradım ve yüzünü kendime doğru çevirdim. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu gün yaşadığım kaçıncı şoktu bu? Yumruklamak için hazırlandığım surat, Kenan’a aitti. ”Sen.” dedim. ”Sen ne yaptığını zannediyorsun?”
“Sakin ol. Açıklayacağım. Canım yanıyor üzerimden kalkar mısın?” dedi.
Elimi saçlarından çektim ve gırtlağına sımsıkı yapıştım.” Üzerinden kalkmayacağım. Sen de hemen açıklama yapmaya başlayacaksın. Aksi taktir de gırtlağını cebinde taşırsın. Çabuk anlat neden beni takip ediyorsun." dedim ve konuşabilmesi için gırtlağını sıkan elimi biraz gevşettim.
“Aslında bu seni ilk takip edişim değil.” dedi. “Seni bir süredir takip ediyorum. Sen, bu süre içerisinde benim şehir dışında olduğumu zannediyordun. Oysa ben şehir dışına hiç çıkmadım.”
“NEDEN?” diye bağırdım. “Neden beni takip ediyordun?”
“Kendi kendine uyanışını görebilmek için. Uyanmanı umut ediyordum, ancak sen her geçen gün biraz daha hayal alemine dalıyordun. Artık seni uyarmanın vakti geldi.”
“Lanet olsun, biliyorsun. Sen bana ne olduğunu biliyorsun.” dedim.
“Dinle!” dedi. “Size yemeğe geldiğim akşamı hatırlıyor musun? Karının kalp krizi geçirdiği akşamı.”
“Evet.” dedim.
“İşte o akşam, karın geçirdiği kalp krizini atlatamadı. Bulunduğu yere yığıldı kaldı. Sen de o akşam yaşadığın şoku atlatamadın. Hala o akşam yaşadığın şokun yarattığı hayal dünyasının içinde yaşıyorsun. Karının durumunu fark ettiğimiz de çok geç kalmıştık. Yatak odasına girdiğimiz de yığıldığı koltukta çoktan ruhunu teslim etmişti. Ancak ben yinede ambulans çağırmak için telefona koştum. Sen beni durdurdun ve karının gayet iyi olduğunu, ortalığı telaşa vermemem gerektiğini söyledin. Hatta bunu ona sordun. O da sana gayet iyi olduğunu ve telaşlanacak bir şey olmadığını söyledi. Tabi bunu bir tek sen duydun. Bütün akşam onunla konuştun, şakalaştın ve onu defalarca öptün. Senin, hep beraber yaşadığımız gerçek dünya da olmadığını anladım. Seni o anda uyandırıp yeni bir şoka sokmak istemedim, beklenmedik kötü sonuçlar doğurabilirdi. O günden bu yana seni sinsi sinsi takip ettim. Zamanla, kendi kendine uyanmanı bekledim. Ancak sen tam bir uykucuydun.”
Beynimde şiddetli bir uğultuyla ayağa kalktım. Ardından şiddetli bir sancıyla olduğum yere diz çöktüm. Başım dönüyordu, canım yanıyordu ve refleks halinde gözlerimi yumuyordum. Sımsıkıydı açamıyordum. Midem gülle gibi bir yumruk yemiş, kalbim davul olup ağzıma çıkmış, bağırsaklarım halat olup bedenimi sarmış gibiydi. Tüm organlarım çıldırmıştı. Bazı görüntüler gelmeye başladı gözlerimin önüne. Fotoğraf karelerini andırıyorlardı. Hareketsiz, tek kare görüntüler. Karımı gördüm, koltukta oturuyordu. Sonra balonlar gördüm. Balonlar, çiçekler, çeşme, Kenan, doktor, çocuklar, orospular, otobüs, her akşam selamlaştığım kadın. Asansör, Kenan, itfaiye, polis, karım ve tekrar karım. Eğer hayatın bir film şeridi gibi göründüğü söylentisi doğruysa, ölüyor olmalıydım. Tam bunu düşünürken yavaş yavaş sakinleşmeye başladığımı fark ettim. Beynimdeki uğultu azalıyor, ağrılarım hafifliyor, organlarım eski yerlerine ve eski hallerine dönüyordu. Ağır ağır ayağa kalktım. Herşeyin normale dönmekte olduğunu hissettim. Ancak, bu sefer de göremiyordum. Hiç bir şey göremiyordum. Burnumun ucuna kadar karanlığa gömülmüştüm. Tam paniğe kapılacağım sırada, hala daha gözlerimi bilinçsiz bir şekilde yummakta olduğumu anladım. Gözlerimi kırpıştırarak açtım ve sağıma soluma bakındım. Kenan çoktan gitmişti.
Her şey bir garip görünmeye başladı gözüme. Hergün girip çıktığım bina, daha kasvetli görünüyordu. Hergün ciğerime çektiğim hava bile garip bir koku bırakıyordu burnumda. Birden, doktorun verdiği resim geldi aklıma. Daha sonra tekrar bakmak isteyebileceğimi söylemişti. Resmi cebimden çıkardım ve dikkatlice baktım. Güzel kadın, hala resimdeki yerini koruyordu; fakat yakışıklı adam ortalarda yoktu. Onun yerine büyük bir canavar vardı resimde. Bir ejderhayı andırıyordu. Kadını sımsıkı kavramış ve üzerine eğilmişti. Amacının öpmek olmadığı her halinden belliydi. Doktorun söyledikleri doğru çıkmıştı. Kötüyü görememiştim. Kenan'ın söylediklerinin doğru olma olasılığını düşündüm. Böyle bir olasılık yoktu. İmkansızdı. Ne kadar kör olsam da, her sabah aldığım sımsıcak öpücük bir cesete ait olamazdı. Karım yaşıyordu. Bunu bütün varlığımla hissediyordum.
Merdivenlerden yukarı çıktım. Büromun kapısına geldiğimde, anahtarlarım kapının kilidinden sarkmış beni bekliyordu. Tam da tahimin ettiğim gibi. Büromun kapısını açıp içeri girdim. Karıma bir telefon edecektim, o da geç kalacağım için kapris yapacaktı. Ne de olsa kutsal bir kadınlık göreviydi kapris yapmak. Odamdan içeri attığım ilk adımda gördüğüm şey bir saksı dolusu kurumuş çiçekti. Kenan'ın çiçekler karşısında verdiği tepki şimdi bir anlam kazanmıştı işte. Telefona uzandım. Kenan'ın söylediklerini çürütmek üzereydim. Duraladım. Buna ihtiyacım yoktu; ben hislerimden emindim. Yapmam gereken sadece eve gitmek ve karımı sıkıca kucaklamaktı.
Bürodan çıktığımda, Kenan'ı tekrar görebilme umudu ile etrafıma bakındım. Ortalarda yoktu. Belki de saklanmıştı ve beni takibe devam edecekti. Anacaddeye çıkıp bir taksi çevirmek için adımlarımı sıklaştırdım.
Sokağın köşesine yaklaşırken, köşebaşında bir kadının beklemekte olduğunu fark ettim. Net olarak seçemeyecek kadar uzaktım. Her akşam gördüğüm sevimli kadına benziyordu; fakat bu saatte burada olmaması gerekiyordu. Biraz daha yaklaştığımda kıyafetini seçebilmeye başladım. Altında daracık ve kısacık bir etek vardı. Etek siyahtı ve aynı renk ağ çoraplar vardı bacaklarında. Ayaklarında, diz kapağının altına kadar uzanan kırmızı bir çift çizme, üzerinde aynı kırmızılıkta dekolte bir bluz vardı. Göğüsleri, özgürlük için yanıp tutuşan mahkumlar gibi duruyordu bluzun içinde. Aramızda bir metrelik mesafe kala beni gördü. Üzerime doğru yürüdü, koluma yapıştı ve "Bu akşam benden kurtulamayacaksın." dedi. Kolumu sertçe çekerek "Ne diyorsun sen kadın?" dedim.
"Bana bak!" dedi. "Her akşam sadece bir iyi akşamlar dileğiyle kaçmandan sıkıldım artık. Bu akşam elimden o kadar çabuk kurtulamayacaksın."
"Ne demek istiyorsun sen?" diye sordum tekrar.
"Ne demek istediğimi iyi anlarsın." dedi. Eli ile bir göğsüne sıkıca yapıştı, göğsünü alttan yukarı doğru kaldırdı. Bluzunun dekoltesinden ucu göründü göğsünün. Sutyen takmamıştı; ama doğuştan sutyenliydi zaten. "Bak." dedi. "Bunlar alev alev yanıyor. Bu alevleri dilinle söndürmek istemez misin?" Soluk alıp verişini tenimde hissediyordum. Bana fazla yakındı. "Buralarda benden daha ucuza, daha kaliteli muamele yapacak birini bulamazsın." Kolundan tutarak duvara doğru ittim. "Defol başımdan!" dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım. Arkamdan bağırmaya başladı. "Seni ahmak herif. Üç kuruş paraya kıyamazsın; ama eve gidince az önce gördüklerini düşünerek otuzbir çekmekten de geri kalmazsın. Pislik herif! Sakın bir daha gözüme görünme. Ha, bir daha da bana, dalga geçer gibi iyi akşamlar demeye kalkma! Her akşamım senin gibi bir ayının altında geçiyor, bunun neresi iyi ha, PİÇ KURUSU!" diye bağırdı.
Son sözlerinin arasına, hıçkırıkların karıştığını duydum. Arkamı dönüp baktığımda, duvarın dibine çömelmiş, bir eliyle yüzünü kapatıp diğer eliyle duvarı yumruklayarak ağlamakta olduğunu gördüm. Pek haksız sayılmazdı. Yaptığı işten o da memnun değildi elbette. Her akşam birilerinin altına yatıyordu. Ter kokan, yağ kokan, pis kokan, pas kokan birilerinin altına. Üstüne üstlük onlara dakikalarca dil döküyordu onu becermeleri için. Oysa hangisi istemezdi güzel bir eş, iyi bir ana olmayı. Kocasının koluna girp bu sokaklarda fing atmayı. Bebesini kucaklayıp bağrına basmayı. Bir çocuğu vardı belki de. Babası belli olan ya da olmayan bir çocuk. Belki de bir iş kazası. Ne olursa olsun onun yavrusuydu. Canından bir parçaydı, yaşamının tek anlamıydı belki. Acaba kez basabilmişti bağrına çocuğunu. Kaç kez niyetlendikten sonra utancından bir köşeye sığınmıştı. Bağrı evlat hasreti ile tutuşurken, kaç kez lanet okumuştu kaderine. Yıllar önce bir otel odasında kaybetmişti tertemiz tenini. Ana yüreğiydi, basamazdı çocuğunun temiz ve masum yüzünü, terli, yağlı, kirli, paslı adamların izlerinin kaldığı yere.
Caddeye vardığımda, gözlerim bir taksi aradı. Boş bir taksi geliyordu. Tam bir elimi kaldırıp durduracaktım ki vazgeçtim. Caddenin karşısına geçtim ve otobüs durağına doğru yürüdüm ağır ve sakin adımlarla. Yolu uzatmalıydım. Buna benzer bir psikolojiyi, yıllar önce üniversite sınavının açıklanacağı gün yaşamıştım. Sınav sabah saat onda açıklanacaktı. Ben, sonucu öğrenmek için öğleden sonra üçte çıkmıştım evimden. Bütün gece meraktan uyuyamayışıma rağmen, sonuçla yüzleşmemi ertelemek için elimden geldiği kadar oyalanmıştım. Rahat ve sakin görünmeye çalışmış, duş almış, traş olmuş, ağır ağır kahvaltı etmiştim. Şu anda da buna benzer bir durum yaşamaktaydım. Yüzleşmeyi ertelemek için ağır hareket ediyor, sakin görünmeye çalışıyordum. "O zaman kazanmıştım, yine kazanacağım." diye mırıldandım kendi kendime.
Trafik yer yer tıkanıyordu, bu yüzden otobüs yolculuğu normalden uzun sürmüştü. İşime gelmişti aslında. Etrafı inceleyerek evime doğru yürümeye başladım. Buralar sanki hergün gördüğüm yerler değildi. Hergünkünden daha farklıydı her yer.
Parkın önünden geçerken bir ses duydum.
"Ağabey bekle bir dakika ağabey."
Arkamı dönüp baktığımda, bir çocuğun koşarak üzerime gelmekte olduğunu gördüm. Sonra biri daha, sonra başka bir tane ve sonra bir kaç tane daha. Tıpkı sabahki gibi etrafım yeniden çocuklarla dolmuştu. Fakat bu çocuklar sabah balonlarını satın aldığım çocuklar değildi. Yok denecek kadar az olan üstleri başları pislik içindeydi. Kiminin üstü çıplaktı, kiminin ayakları çıplak. Yürekleri çıplak, ruhları çıplak, hisleri çıplak. Kiminin burnundan çıkıp dudak üzerine sıvanan sümükleri, kiminin yemyeşil gözleri ve simsiyah elleri, kimin ise çürük dişleri vardı. Dişleri çürük, hayalleri çürük, umutları çürük, hayatları çürük. Aralarından biri " Ağabey yine balon satın alsana." dedi.
"Hadi ağabey gene al." dedi bir başkası.
"Bozukluk da versen olur ağabey." dedi başka birisi. Fakat bana balon diye kakalamaya çalıştıkları şeyler eski püskü naylon poşetlerden başka bir şey değildi. Uzanıp birinin elinde tuttuğu poşeti aldım. Poşetin içinden ağır bir yapıştırıcı kokusu geldi burnuma. Hepsinin elindeki poşetleri tek tek almaya başladım. Cebimdeki bütün parayı çıkarıp aralarında paylaştırdım. Poşetleri en yakın çöp kutusuna attım ve oradan uzaklaşmaya başladım. Yaklaşık on metre kadar ilerledikten sonra kafamı çevirerek geriye doğru baktım. Çocuklar poşetlerine kavuşabilmek için çöp kutusunun içine girmeye çalışıyorlardı.
Evime oldukça yaklaşmıştım. Çeşmeyi rahatlıkla görebiliyordum. "Mola vakti." diye geçirdim içimden. Susamıştım ve biraz su içip yüzümü yıkayacaktım. En azından çeşmenin yanına gelene kadar böyle düşünüyordum. Oysa çeşmenin bana verebileceği tek damla suyu yoktu. Görünüşünden yıllar önce kurumuş olduğu anlaşılıyordu. Göbeğinde paslı bir boru vardı. Yalağının her tarafı örümcek ağı ile kaplıydı. Mermeri kararmıştı ve gövdesine sprey boya ile yazılar yazılmıştı. Kimisi ilan-ı aşk için, kimisi vatanı kurtarmak için...
Evimin önüne geldiğimde bir çığlık sesi duydum. Peşi sıra karşılıklı bağırışmalar takip etti çığlık sesini. Bir adam ve bir kadın sesi geliyordu kulağıma. Dikkatlice dinlediğimde, seslerin bitişikteki binadan gelmekte olduğunu anladım. Klasik bir karı-koca kavgasına benziyordu; ama kimbilir belki de daha fazlasıydı. Bir tokat sesi duyuldu ve hemen arkasından adam "Beni aldatmaya nasıl cesaret edebildin eline sağlık!" diye bağırdı. Kadın zar zor duyabildiğim bir sesle "Aşıktım ona, aşık olmuştum ve yapabileceğim bir şey yoktu." diye yanıt verdi. Kadının sesi kısık ve sakin çıkıyordu. "Ona aşıktım." derken büyülenmiş ya da hipnotize edilmiş gibiydi ses tonu. Bir tokat sesi daha duyuldu ve ondan sonra adamın kükremesi hatta böğürtüsü geldi kulağıma.
"Aşıktın öyle mi? Demek ona aşık olmuştun. Peki nerede o şimdi, seni benim elimden kurtarabilecek mi? Yoksa seni becermekten sıkıldığı için mi kayboldu ortadan?"
"LANET OLSUN!" diye bağırdı kadın. "Senin aklın fikrin bacak aramda. Sen sadece organımın bekçisisin. Onu severek, ona aşık olarak senin duygularını aldatmış olmamın hiç bir önemi yok değil mi? Önemi yok; çünkü senin duyguların yok! Umursadığın tek şey onunla yatmış olmam. Onun bana dokunmuş, beni mıncıklamış olması. Sevmiş olmamız değil, sevişmiş olmamız senin namusunu kirleten şey. Evet onunla yattım ve hayatımın en güzel sevişmesiydi. Sevişirken kulağıma sevgi sözcükleri fısıldıyordu. Oysa senden böyle sözcükler duymadım hayatım boyunca."
"KES ARTIK!" diye böğürdü adam. Ardından, bazı eşyaların kırılma sesleri duyuldu bağırışmalarla beraber. Bir vazo, tabak, bardak, çanak... Genellikle porselen türünden şeyler kırılıyordu sanırım. Kendi oturduğum apartmanın basamaklarına doğru yöneldiğim sırada, oldukça tok bir ses duyuldu, kalın kabuklu bir böceğin ezilişini andıran sesle beraber. Hangi eşyanın böyle bir ses çıkarabileceğini kestiremedim. Ayaklarımın altına baktım. Oturduğum apartmanın merdivenlerine çıkıp içeri girdim.
Apartmana girdiğimde önce asansöre doğru yöneldim. Sonra vazgeçip merdivenleri çıkmaya başladım. Bir süredir asansöre binmiyordum. Ne zaman binmeye niyetlensem, bir şeyler beni vaz geçiriyordu. Daire kapısının önüne geldim. Karımı kucaklamama saniyeler kalmıştı. Anahtarlarımı çıkarıp kapıyı açtım. Etrafa acı bir gıcırdama sesi yayıldı. Kapımın gıcırdadığını ilk defa duyuyordum. İçeri girdiğimde, önce salona, sonra da mutfağa baktım. Karım oralarda değildi. Yine yatak odasında, o lanet koltukta oturuyor olmalıydı. Bu sefer onu o koltuktan kaldıracak ve sımsıkı sarılacaktım. Sonra da koltuğu camdan aşağıya atacaktım.
Yatak odasının önüne geldiğimde, ağzımın kuruduğunu fark ettim. Kalbim göğüs kafesimin içinde gümbürdüyor, her atışında kaburgalarımdan birini kırıyordu sanki.
"Ya, Kenan'ın söyledikleri doğruysa." diye geçirdim içimden. "Ya, kapıyı açtığımda karımın çürümeye başlamış ceseti ile karşılaşırsam." Yol boyunca bu ihtimalleri aklıma getirmemek için çok uğraşmıştım; fakat yüzleşme anı gelip çatmıştı işte. Kapıyı açtım.
Odadan içeri girdiğimde, karım koltukta değildi. Tam karşımda ayakta duruyordu ve tüm güzelliğiyle gülümsüyordu. Dosdoğru üzerine atılıp sıkıca sarıldım. Bütün sinirlerimin gevşediğini hissettim. Eğer ona sarılarak destek almasaydım oracıkta yere yığılabilirdim. Yaşadığım gerilim sona ermişti. Hem de mutlu sonla.
"Yaşıyorsun birtanem, yaşıyorsun." diye fısıldadım kulağına.
"Elbette yaşıyorum sevgilim." diye yanıtladı.
"Kenan'ı bir bulursam kıçına ikiyüzyirmi volt elektrik bağlayacağım. Zira, bana yaşattığı gerilimin yanında, bu bir hiç kalacak. "
"Neden sevgilim?" diye sordu karım. "Kenan ne yaptı ki sana?"
"Bana, senin ölü olduğunu söyledi, düşünebiliyor musun? Kaçık herif."
"Beni çok fena sıkıştırmıştın, başka çarem yoktu." dedi kalın bir erkek sesi.
Arkamı döndüğümde oldukça çirkin bir adam gördüm. Yatak odasının eşiğinde duruyordu. Keldi. Ufacık gözleri, kemikli bir burnu, ince dudakları vardı. Siyah deri montu, mavi kotu ve her tarafı çamura bulanmış ayakkabılarıyla evimin orta yerinde duruyordu. İçeri girdiğimde, heyecandan kapıyı kapatmayı unutmuş olmalıyım.
"Sen de kim oluyorsun?" diye sordum.
"Bir kaç saat öncesine kadar, senin için Kenan'dım. Oysa şimdi bir yabancıyım. Ne garip değil mi?" dedi hafifçe sırıtarak.
"Ne demek istiyorsun sen?" diye sordum, sinirlendiğimi fark ettirecek bir sesle. Karım yavaşca koluma girdi, "Otur ve sakinleş, sana her şeyi açıklayacağız." dedi yatıştırıcı bir ses tonuyla.
Yatağın ucuna oturdum. Karımda hemen yanıma oturdu. Çirkin adamsa omuzunu duvara yaslamış, kapının eşiğinde duruyordu hala.
"Şimdi, sözümü kesmeden dikkatlice dinlemeni istiyorum." dedi karım.
"Benim kalp krizi atlattığım akşamı hatırlıyorsun değil mi?" diye sordu. "Hani Kenan'ın bize yemeğe geldiği akşamı?" Evet anlamında başımı salladım.
"İşte o akşam hep beraber oldukça keyifli vakit geçirdik. Benim rahatsızlanmamı saymazsak tabi. Ben rahatsızlığı atlattıktan ve hep beraber önemli bir durumum olmadığına karar verdikten sonra, Kenan gitmesi gerektiğini söyledi. Ertesi sabah şehir dışına çıkacaktı ve hazırlık yapması gerekiyordu. Hep beraber kalktık ve kapıya yöneldik. Kapının önünde vedalaştıktan sonra Kenan asansörü çağırdı. Biz de kapının önünde bekliyorduk. Asansör kata geldiğinde, Kenan asansörün kapısını tuttu, bize döndü, el salladı, asansörün kapısını açtı ve daha önüne bakmaya fırsat bulamadan, gözlerimizin önünde asansör boşluğuna düştü. Ben çılgın bir çığlık kopardım. Daha sonra, ilk şoku atlatarak telefona sarıldım ve polis, ambulans, itfaiye gibi bütün acil durum birimlerine haber verdim. Ben bunları yaparken sen kapının önünde öylece durup boş gözlerle asansöre doğru bakıyordun. Bir süre sonra, apartman sakinleri bizim kata doluştu. Onları, polis, itfaiye ve ambulans görevlileri takip etti. İtfaiye görevlileri Kenan'ı düştüğü yerden çıkarmaya çalışırken polis ifademizi alıyor ve zabıt tutuyordu. Aslında ifadesi alınan yalnızca bendim. Çünkü sen bütün bunlar olurken hiç istifini bozmadan, gözlerini sabitlediğin yere bakmaya devam ediyordun. Bir ara, ambulans görevlileri durumundan şüphe edip seni hastaheneye teşekkürlerürmeyi teklif ettiler; fakat ben durumunun önemli olmadığını, rahatlıkla atlatabileceğini söyleyerek karşı çıktım. Atlalatabileceğini düşünüyordum gerçekten. Ayrıca, öyle korkunç bir akşamda bir de senden ayrı kalmaya dayanamazdım. Kenan'ı çıkardıklarında, düştüğü anda boynunun kırılması nedeniyle öldüğü anlaşıldı. Bütün yasal işlemler hallolduktan ve Kenan'ın cesedi hastahane yolunu tuttuktan sonra evimize girdik. Sen hiç konuşmadın ve her zaman ki yatma saatimiz geldiğinde, hiç bir şey olmamış gibi yatıp uyudun. Ben se şu lanet koltuğa oturdum ve çakıldım kaldım."
Karım, bir an duraladı ve yutkundu. Çirkin adam, dikildiği yerden bizi izlemeye devam ediyordu. Benimse şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kalmıştı. Ayran budalası gibi, karımın yüzüne bakıyor ve konuşmasına devam etmesini bekliyordum. Karım sözlerine devam etmeye başladı.
"Olaydan sonra, ben koltuğa gömülmüş ve hayatla bağlarımı koparmıştım. Sen ise gerçek dünyanın içindeydin; ancak hiçbirşeyi olduğu gibi görmüyordun. Gerçek dünyanın içinde kendine bambaşka bir dünya yaratmıştın sanki ve mutluluktan uçuyordun. Kenan'ın ölümü ile ilgili hiç bir şey hatırlamıyordun ve onu şehir dışında zannediyordun. Günler ilerledikçe sen daha derinlere dalıyordun, bense ağır ağır da olsa kendime geliyordum. Benim tekrar hayata dönmemde her sabah senden aldığım sımsıcak öpücüğün rolü büyüktü. Hergün bir doz yaşama sevinci aşılıyordu bana o öpücük. Sonunda bu gün yemek ve tuvalet ihtiyacımın dışında ilk defa kalktım o koltuktan. Sabah sen evden çıkar çıkmaz, telefona sarılıp bir psikoloğu aradım. Beni muayenehanesine davet etti. Hiç vakit kaybetmeden görüşmeye gittim. Yaşadığımız herşeyi, en ince ayrıntısına kadar anlattım. Doktor, teşhisini koyduktan sonra, geriye bir şey kalıyordu. Seni uyandırmak! Senin, psikoloğa gitmeni sağlamamız gerekiyordu. Bunun için doktorun tanıdığı olan başka bir psikoloktan yardım aldık. Ömer Bey." dedi kapıda dikilen çirkin adamı işaret ederek. Çirkin adamın bir ismi vardı artık, "Ömer Bey."
Adam, hafifçe öne eğilip sırıtarak selam verdi. Karım derin bir soluk alarak konuşmasına devam etti. "Ömer Bey'in iki görevi vardı: Birincisi, senin psikoloğa gitmeni sağlamak, ikinici ise gün boyunca seni takip etmek. Ömer Bey senin bürona geldiğinde, sana müşteri gibi yaklaşacak ve yakınlık kuracaktı. Planımız buydu; fakat sen onu Kenan olarak gördün. Kapıyı açar açmaz ona "KENAN" diye hitap ettin. Ömer Bey de durumu bozuntuya vermedi ve Kenan rolü oynamaya başladı. Bu durum işine de geldi aslında. Bir müşteri olarak yakınlaşmaya çalışmaktan kurtuldu. Bir dost olarak seni ikna etmesi çok daha kolay oldu. Ömer Bey'e senin karakterinden ve özelliklerinden de detaylı bir şekilde bahsetmiştim. Bu sayede, Kenan rolü planımızın bir parçası olmamasına rağmen, hiç bir sorun çıkarmadı ve başarı ile noktalandı. Ömer Bey'in aktörlüğüde psikolokluğu kadar iyi. Ayrıca ekip olarak da harika bir iş çıkardık. Üç kişi, her şeyi inanılmaz bir hızla planladık ve uyguladık. Bir kaç saat içinde de planın başarıya ulaştığını gördük. "
Bir süre sessizlik oldu. Ben bu süre içerisinde planı özümsemeye çalışıyordum. Diğer yandan duyduklarıma inanamıyordum. Kenan'ın ölümüne, yaşadığım hayal dünyasına, Ömer Bey'i Kenan olarak gördüğüme. Ha, bir de genç ve güzel doktorun bir ihtiyar olduğuna.
"Pekala." dedim karıma dönerek. "Ben doktorun muayenehanesine gittiğimde, teşhisim önceden konmuştu öyle mi?"
"Kesinlikle." dedi. "Doktor her şeyi biliyordu. Sana, önceden koymuş olduğu teşhis doğrultusunda davrandı. Gerçekten işinin ehli bir insan. Yıllarını bu işe vermiş biri."
"Yıllarını bu işe vermiş biri." cümlesi doktora yaptıklarımdan tekrar utanç duymama neden oldu.
"Şimdi gelelim işin hala yanıtlanmamış kısmına." dedim. " Kenan, yani Ömer Bey, neden bana senin öldüğünü söyledi."
"İnan bunu bende bilmiyorum." dedi karım. "Planımızda böyle bir şey yoktu. İstersen bunu kendisine soralım. Zira ben de oldukça merak ettim."
İkimizde gözlerimizi Ömer Bey'e çevirdik. Ömer Bey gayet nazik bir tavırla, "İzninizle durumu şöyle açıklayayım: " diyerek başladı sözlerine.
"Büronuzdan ayrıldığım andan itibaren, sinsice sizi takip etmeye başladım. Planımıza göre sizin, doktorun muayenehanesindeyken uyanmanız gerekiyordu; ama beklenen olmadı. Doktorun, üzerinizde uyguladığı şok yetersiz kalmış olacak ki uyanamadınız. Siz, doktorun muayenehanesinden çıktıktan sonra da sizi takip etmeye devam ettim. Ancak bir ara sizi takip ettiğimi hissetmiş olacaksınız ki beni büronuzun binasının içinde kıskıvrak yakaladınız. O anda, gerçekten çok zor bir durumda kaldım. Gırtlağım elinizdeydi ve siz delirmiş gibiydiniz. Sizi uyandırmam gerekiyordu; fakat siz beni Kenan olarak görüyordunuz. Size Kenan olmadığımı söyleyemezdim, ya da Kenan'ın bir ölü olduğunu. Ellerinizle tutup gözlerinizle gördüğünüz birinin, aslında ölü olduğunu söylemesi sizi çıldırtabilirdi. Siz de, elinizle kavramış olduğunuz gırtlağımı oracıkta sıkabilirdiniz. O anda aklıma parlak bir fikir geldi. Bu fikir sayesinde hem sizi uyandırabilecek kuvvette bir şok yaşatacak, hem de büyük bir ihtimalle elinizden kurtulabilecektim. Bunun üzerine size, hayatta en çok sevdiğiniz varlık olduğunu düşündüğüm karınızın, öldüğünü söyledim. Planım işe yaradı ve kısa bir süre içerisinde uyandınız. Uyanışınızdan sonra da sizi takip etmeye devam ettim. Bu takip hepsinden kolay oldu. Yanıbaşınızdan yürüdüm. Otobüste hemen arkanızdaydım. Siz, beni gerçek yüzümle görmeye başladığınız için bana hiç dikkat etmediniz. Sonuç olarakta buradayım işte."
Bu adam gerçekten işini biliyordu. Çok ustaca bir planla uyandırmıştı beni. Hala daha Kenan'ın öldüğü geceyi net olarak hatırlayamıyordum. Ancak uyanış anında gözlerimin önüne gelen Kenan, asansör, polis ve ifaiye gibi görüntüler anlam kazanımıştı şimdi.
Oturduğum yerden doğrulup pencere kenarına doğru yürüdüm. Aklıma duvara kapanıp ağlayan fahişe geldi. Daha sonra da parkta ki tinerci çocuklar...
"Neden uyandırnız beni? Neden kıydınız sahte de olsa mutluluğuma?" dedim, sakin ve kederli bir sesle. İkisinin de hiç sesi çıkmadı. Komodinin çekmesini açtım ve arkalara doğru itilmiş bir sigara paketi çıkardım. Bir sigara yaktıktan sonra pencereye yöneldim tekrar.
Pencereyi açıp aşağıya doğru baktığımda, bitişiğimizdeki apartmanın önüne bir ambulans ile bir polis aracının yanaşmış olduğunu gördüm. Bir süre sonra ambulans görevlileri bir sedye ile çıktılar apartmandan. Sedyede yatan kişiyi bir çarşafla örtmüşlerdi. Ardından polisler çıktı dışarı. İki polis, bir adamı kollarından sıkıca kavramışlardı. Adam çılgınca haykırıyordu.
"TEMİZLEDİM OROSPUYU, TEMİZLEDİM. Orada olmalıydınız. Ütü ile beynini patlatmamı görmeliydiniz. Kafasının parçalanması, içinin görüntüsü muhteşemdi. "
Ardından ürkütücü bir kahkaha patlattı adam. Kahkahanın kesilmesi ile adamın olduğu yere yığılması bir oldu.
"Seviyordum onu." diye inledi adam. "Onu herşeyden çok seviyordum. Asın beni, n'olur asın beni. Bırakın yanına gideyim. Yalvarıyorum öldürün beni."
Adam yığıldığı yerden hafifçe başını kaldırdı ve "NE YAPYORSUNUZ SİZ?" diye kükredi aniden. Sert bir harektle polislerin elinden sıyrılarak sedyenin yanına ulaştı. "SİZİN AMACINIZ KARIMI BOĞMAK MI eline sağlık ÇOCUKLARI!" diye bağırdı ambulans görevlilerine. Daha sonra sedeyeye eğildi ve karısının yüzünü açtı. "Hayatım, saçlarını kızıla boyamak sana ne kadar yakışıyor bir bilsen." dedi sevgi dolu bir sesle. "Affet beni aşkım. Ben seni affetmeye, her şeyi unutmaya hazırım. sen de beni affet n'olur. Hem bak, artık o da yok. Onun gibiler hep yok olur zaten. Oysa ben buradayım bak, hemen yanıbaşındayım. Hep yanında olacağım; çünkü seni gerçekten seven benim. Her şeyden çok seviyorum seni. Haklısın, hiç sevgi sözcükleri fısıldamadım kulağına; çünkü sana duyduğum bu kutsal, bu yere göğe sığmaz sevgiyi, sözcüklere döktüğümde basitleşeceğinden, sıradanlaşacağından korktum hep. Fakat artık hiç bir şeyden korkmuyorum ve rahatlıkla söylüyorum seni sevdiğimi. Ne? Beni affediyormusun? Sende beni mi seviyorsun? Şu anda dünyanın en mutlu insanı benim işte. Dünyayı yerinden oynatacak kadar da güçlüyüm." Adam iki kolunu göğe doğru açarak, "TANRIM, SANA ŞÜKÜRLER OLSUN!" diye haykırdı. Ambulans görevlileri ve polisler şaşkınlıktan dilleri tutulmuş bir halde adamı izliyorlardı. Hiç biri yerinden kımıldamıyordu. Adam tekrar karısına dönerek "Ne dedin hayatım?" diye sordu. " Ah, tabiki iyileşeceksin birtanem. Küçük bir ev kazası geçirdin sadece. Bir kaç güne kalmaz iyileşirsin. Hey! Şu ilerideki çeşmeye bak aşkım, ne kadar muhteşem görünüyor değil mi?"

SON

Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 



« Daha Eski | Daha Yeni »


Yazdırılabilir Bir Versiyona Bak
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Abone Ol | Konuyu Favorilerine Ekle

Foruma Git:

İletişim - Forumiz - En Üste Dön - Konulara Dön - Arşiv - RSS

www.sitemerkezi.net

iyinet webmaster forumu 2008 seo yarışması | Aşk Şiirleri | Kadın hastalıkları | Grup Hepsi | Favori Forum | FarKVaR | Kahramanmaraş | Ogrish Korku | zeytinburnu | DJ Sound | Tolga Yalçın | Emlak ilan | 7den77ye.net

Alexa Certified Traffic Ranking for forumiz.net