Kullanıcı Adı:
Parola:

Cevapla  Konu Gönder 
Size Tek Bir Parti Yeter! CHP 22 nisan
04-22-2008 06:20 PM
ROBERTO
Really Süper Yönetici
*
Yönetici

Üye No: 582
Mesajlar: 3,214
Rep Gücü: 2025
Cinsiyet: Bay
Nereden: Kayseri
Duyuru
Lütfen Konulara Cevap Yazınız...

Mesaj: #1
Size Tek Bir Parti Yeter! CHP 22 nisan

Size Tek Bir Parti Yeter! CHP

22 Nisan 2008 Salı 11:40
CHP, bu hafta sonu olağan kongresini yapacak. Ana muhalefet partisinde liderlik değişimi beklenmiyor.
....................

Beklentiler daha ziyade CHP’nin iktidar alternatifi hâline gelmesi yönünde. Peki bu mümkün mü?


İlerleyen yaşına rağmen dimdik ayakta... Onlarca kamera iki metre önünde, bir o kadarı da karşıda konuşlanmış… Ekranları başındakiler ve salonu dolduran topluluk huşu içinde ağzından çıkacak cümlelere kilitlenmiş. Kitle önünde olmanın rahatlığı, en çok da ilgiyi üzerinde hissetmenin verdiği narsistçe bir keyfiyle başlıyor konuşmasına. Manzara-i umumiye kötü görünse de, on defa yenilmiş olsa da bu keyif hiç kaybolmayacak gibi!

Belagat sanatının siyasetteki birkaç üstadından biri sayılır; bir cümle için sabırla, ahenkle on dakika konuşabilir, o vurucu cümleyi sarf ettiğinde izleyicilerin bir kısmı öfkeyle, diğerleri de düşman hattına ağır bir gülle savurmuş olmanın coşkusuyla ayağa fırlar.

Sesini usta bir tenor gibi kullanır; bazen fısıldar gibi alttan alır, bazen alaycı gülümsemeyle desteklediği esprileriyle, ama her daim çatık kaşlarıyla izleyicinin ilgisini hazır tutar. Acımasızlığı sevecenliğinden daha ağır ve inciticidir. Bir kongrede yarım saat konuşup o vurucu cümlelerinden birini kurduğunda, rakibinin nasıl da yerinden fırlayıp sahneye saldırdığı herkesin hafızasında.


CHP’NİN HIRÇINLIĞI

Partisinin on yıllardır süren iktidar hasretine, baraj etrafında temerküz eden oy oranına, sosyal demokratların umutsuzluğuna, bürokratik seçkinlerin homurdanmalarına, demokratların çoktan sırt çevirmişliğine rağmen hâlâ popüler olması biraz da buna bağlı. Sadece üslup değil elbette. 60’lı yılların ikinci yarısında “ortanın solu” iddiasıyla seçime giren ve oy kaybeden CHP’nin yeni politik söyleminin kafaları karıştırdığı bir anda, tahsilini yurt dışında yapmış bir akademisyen sıfatıyla yazdığı rapor imdada koşar. Evet, oylar düşmüştür ancak bu oylar az bile olsa belli bir zümrenin desteğinin alındığına işarettir, yani aslında CHP başarılıdır. Bu rapor ona parti kademelerinde hızla tırmanışın yolunu açar.

Bu bir Deniz Baykal yazısı değil; ancak CHP meselesinde sözün başında ya da sonunda ona değinmek zorunlu. Baykal’ın siyaset etme tarzı ve söylemi, ülkedeki siyaset mekanizmasını işlevsiz kılması kadar ‘sol’un ve parti insanının elini kolunu da bağlıyor. CHP yöneticilerinin zamanla ‘bürokratlaştığını’ ya da zaten öyle olanların parti yöneticisi yapıldığını, en kötüsü de işlerin yolunda gitmediğini bir türlü anlatamayan parti muhiplerinin umutsuz sükûtu… Kral çıplak diyen ya da demeye hazırlanan bir kişi partiden o kadar hızlı uzaklaştırılıyor ki, çıkardığı ses, daha partiye ulaşmadan kendisiyle birlikte yok oluyor! Bu sırada, ‘ana muhalefet’ lideri o muhteşem konuşmalarından birini yapıyor oluyor.

Temsil ettiği kesimin taleplerine kulak tıkaması ve demokrasilerde elzem olan “muhalefet etme” görevini layıkıyla yerine getirememesi sebebiyle takviye kuvvetlere bel bağlaması da, CHP’de işlerin iyi gitmediğini gösteriyor. Parti liderinin askerle girdiği polemik, CHP’nin bir süredir bürokratik elit takımı temsil etmekten de aciz kaldığı, alttan alta artan güvensizliğin açığa çıkması şeklinde değerlendirildi ki, en az demokrasi dışı müdahalelere gösterdiği sonsuz rıza kadar şaşırtıcıydı. Cumhuriyet tarihi kadar eski bu örtülü birlikteliğin birtakım sakıncaları değil, giderek belirginleşen ihtilaf partideki hırçınlaşmanın kaynağıydı belki.


NİYE DARBE OLMUŞ GİBİ DAVRANIYOR?

CHP, 367 no’lu krizin bir numaralı taşıyıcısı olmuş, yargıya intikalle yetinmeyip mahkeme üyelerine açık tehdit savurmuş, 27 Nisan e-muhtırasına ses çıkarmadığı gibi sonuçlarının tecelli etmesini beklemişti. 22 Temmuz sonuçlarına “bürokratik seçkinci” yaklaşımı, cumhurbaşkanlığı oylamasında Meclis’i terk etmesi, parti binasından çok Anayasa Mahkemesi’nde görülmesi... AK Parti’yi kapatma davasına “biz demiştik, siz dinlemediniz” yorumu, CHP’nin bir yıldır kazandığı mevzisine meşruiyet kazandırma amacı taşısa bile, partiyi, muhtemel bir ‘darbe’nin habercisi algısından kurtarmıyor.

“Onlara darbe olacağı söylendi.” Bugünlerde çoğunlukla Ankara mahreçli, sebebi anlaşılmayan fiil ve söylemlerle ilgili, ‘hakikati’ çarçabuk algılatan en sihirli cümle bu. “Yüksek yargı mensupları niye böyle davrandı? Türk demokrasisinin en köklü partisinin yapacağı iş mi bu? Aslında demokrat bir adamdı.” gibi cümlelerin sıklıkla kullanıldığı bir anda bu cümle imdada yetişiyor. “Biz 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de hem örgüt, hem bireyler olarak mağdur edildik, hapislerde yattık. Bu eleştirileri bize yöneltenler bir eli yağda bir eli balda dolaşırken, biz hapishanelerdeydik. Bizim darbeden medet ummamız mümkün mü?”

Yakın bir zamanda Meclis’teki odasında konuştuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek böyle diyor, “Niye CHP ülkede darbe olmuş gibi davranıyor?” sorumuza karşılık. Pek çoklarının ‘yargı darbesi’ şeklinde yorumladığı AK Parti’yi kapatma girişimi CHP’de ‘beklenen anın nihayet tecelli ettiği kutlu bir gün” havasında karşılanmasa bile bir memnuniyet havasına yol açtığı şüphesiz.

Önder Sav’lı, Kemal Anadol’lu Anayasa Mahkemesi önünde çekilmiş ‘bir müracaat anı’ fotoğrafı ve o yüzlerdeki ciddiyet tefsir edildiğinde, CHP’nin en azından bir süreliğine ülkeyi uçurumun kenarından kurtarmak için savaş veren parti rolüne kendisini iyice kaptırdığı görülecektir.

2007 sonlarına doğru CHP meselesini konuşmaya başladığımızda daha Baykal “Kuzey Irak’taki Kürtler bizim kardeşimizdir” dememiş, bu konuda askerle polemiğe girmemişken bir siyaset bilimci, “CHP çok büyük bir krizde. Bundan sonra alakasız açılımlar, aynı anda birbiriyle çelişen söylemlere şahit olacağız, göreceksiniz.

” diyor. Yüzde 65’i sağ, yüzde 35’i sol şeklinde özetlenen ülkenin politik aritmetiği ‘sol’un aleyhine değişirken CHP’nin Cumhuriyet’i kuran parti hüviyetine aşırı vurgusuyla belirginleşen tek parti özlemi ‘her ne pahasına olursa olsun’ bürokratik elitle iş tutmakla sonuçlanıyor.

“Kriz anlarında kurumlar gibi siyasi partiler de kuruluş dönemlerine ve şartlarına dönerler. CHP’de yaşanan bu.” Siyaset bilimci Murat Yılmaz, parti farkında olsun ya da olmasın krizin CHP’yi tek parti dönemi reflekslerine ittiğini düşünüyor.

Dolayısıyla asker-sivil bürokrasiyle kurulan bağ ve onun devletçilik-laikçilik-milliyetçilik sacayağındaki siyaset anlayışının yeniden hayat bulması bununla açıklanabilir. Bu, mekân ve zamanla ilgili gerçeklik duygusundan kopuştur ki CHP, ne Türkiye’deki toplumsal dönüşümü, ne de dünyada olup biten değişimi algılayabilmektedir. Erdal İnönü’nün dediği gibi, “özlemlerle gözlemler” birbirine karışmıştır.

Öyle ki, yüzde 20 oy aldığı bir seçimden yüzde 40’lar bekleyebilmekte, hukuk dışılığı malum olanı ‘hukukun üstünlüğü’, antidemokratik önermeleri ‘demokrasiyi kurtarma’, açık darbe girişimlerini ‘vatan millet Sakarya’ ile savunabilmektedir. Sosyal Demokratlar kitabının yazarı ve uzun yıllar CHP’yi ve Deniz Baykal’ı takip eden Fatin Dağıstanlı’ya göre devletin zihninde nasıl bir politika geçiyorsa Baykal da böyle bir politikayı kamuoyuna deklare ediyor.


Ve bu da daha çok Deniz Baykal’ın şahsi izlenimleri ile şekilleniyor. "Dolayısıyla CHP’nin vakti zamanında yaptığı Kuzey Irak ve Güneydoğu açılımı, böyle bir reflekstir yani aslında bu CHP’nin değil devletin açılımıdır. "

CHP’de hep seçim sonrası başarısızlıkla ilgili bir söylem sorunu baş gösterir. 99 seçimleri sonrasında Deniz Baykal’ın anlattığı hikâye manidardır.

Hikâyeye göre bir nine, Süleymaniye’nin açılışında Mimar Sinan’a cami minaresinin eğri olduğunu söyler. Mimar Sinan da minareye halat bağlatarak nineden düzeldi sözünü alıncaya kadar sureta uğraşır. Sonra da “Nineyi tatmin etmeseydik caminin adı eğik minareli cami kalırdı.” der.

Deniz Baykal kendisini Mimar Sinan’a, seçmeni de nineye benzetir; yani seçmenin söz ve tercihlerini dikkate almak yerine alıyormuş gibi görünmeyi yeğler.

2007 seçim sonuçlarını ‘halkın izansızlığı’ ile açıklayan parti, bugün daha ileride. CHP üst yönetimi katıksız bir Kemalist blok demek artık. Sosyal demokrat, liberal, AB’ci, köylü, Alevi ve Kürt gibi CHP’nin her zaman taşıyıcısı olmuş kimlikler yok.

Kürtler toplu hâlde, liberaller tek tek, köylüler ‘efendi efendi’ partiden uzaklaştırıldı. Devamında, CHP önde gelenlerinin, bilerek ya da bilmeyerek, 70’li yılların ‘cuntacı’ sol milliyetçiğine yaslanan ulusalcı ideoloji gölgesinde bir ‘kurtuluş savaşı’ vermeleri ya da bu psikolojiye bürünmeleri, partiyi ‘demokrasi’ için sorunlu hâle getirdi.


CHP APOLİTİK

Kamuoyu yoklamalarına göre CHP’ye oy verenlerin yüzde 65’i, cumhuriyet ve laiklik için partiye oy vermiş. Tarhan Erdem’e göre ise oy verenlerin yüzde 70’i AK Parti’ye vermemek için CHP’ye oy verdi. Bu ne demektir?

Hasan Bülent Kahraman’a göre CHP bugün itibariyle bütünüyle sınıfsız, dolayısıyla siyasetsiz bir alanda ilerliyor: “Sadece türban diyen, ekonomiyi, yoksulluğu, gelir dağılımını, sosyal güvenliği, tarımı, sanayiyi konuşmayan, yok sayan bir CHP var ortada. İşte bu rastlantı değil. Çünkü, Kemalizm apolitik bir ideoloji.

Varlığı, siyaseti ve sınıfları reddetmeye dayanır.” CHP’deki siyaseti reddetme teamülü tek partiye dönüş demek aslında. CHP 1946’da parti tüzüğünün “sınıf farkı, sınıf çıkarları ve bölgecilik düşüncelerinin propagandasını yapmak amacıyla birlikler kurma”yı yasaklayan 22. maddesini iptal eder.

Yani o vakte kadar gündemine almadığı köylülere, çiftçilere, küçük esnafa seslenmesi, rakibi karşısında siyasi argümanlar üretmesi gerekecektir. Oysa CHP Hasan Bülent Kahraman’ın dediği gibi hâlâ tek parti alışkanlığını sürdürüp sınıfı reddeden apolitik bir tutum içinde.


HALKTA OLUŞAN ALERJİYİ TELAFİ ETME ÇABASI!

Çok partili hayatla birlikte siyasete ısınan CHP’nin ilk açılımları, bugün en sorunlu olduğu alanları oluşturuyor hâlâ. 1945’te çok partili hayata geçiş hamlesi, tek parti alışkanlıklarıyla halktan oy alınamayacağını düşünen CHP’de en başta dine karşı tutumlarını gözden geçirme zorunluluğu doğurur.

20 yıllık tek parti döneminin halkta oluşturduğu alerjiyi telafi etme niyeti de taşıyordu bu. İlk işareti 1941’de silahlı kuvvetlere askerî vaizlerin girmesine izin verilmesiyle gelir.

1947 kongresinde, parti ideolojisini oluşturan Altı Ok’un yeniden yorumlanması gündeme gelir. Sözgelimi inkılâpçılık ilkesi devrimci-radikal değil ‘evrimci gelişme’ şeklinde vurgulanmalıydı. Reformlar artık yukarıdan dayatılmamalı ve sadece halkın kabul ettiği reformlar uygulanmalıydı.

En büyük tartışma laiklik meselesinden çıkar. Sonunda kongrede partinin İslam’a karşı militan politikayı terk etmesi kararlaştırılır. Yine aynı yıl CHP Büyük Divan’ında alınan kararla okullarda din eğitimi serbest bırakılır.

Mehmet Ali Aybar, “Bu ana kadar inkılâpçılık ve laiklikle övünen bu parti, politik yaşamının en kritik döneminde, kurtuluşu dine sarılmakta buldu.” diyecektir. CHP 1950’lere doğru giderken uçlara savrulur, bir yanda jakoben Recep Peker, diğer yanda İslamî eğilimleri olan Şemsettin Günaltay tek partinin başbakanı olur.

İnönü’nün etkisiyle, biraz da DP’nin asla kazanamayacağı inancıyla bu badire atlatılır. Nitekim dönemin Cumhuriyet gazetesine göre CHP açık ara önde gitmektedir!

Çok partili hayat elbette bir yanılsamadan ibaret değil! Kondisyonu eksik bir sporcunun ‘kulvar’ değiştirerek yarışı önde bitirme gayreti ve bu bunu alışkanlığa dönüştürmesi seyircinin dikkatinden kaçmaz elbette.

CHP’nin siyasi alanın meşruiyetini sulandırdığını düşünen siyaset bilimci Tanju Tosun, sosyal demokrat mücadele içinde bulunmamış, ‘bürokratik’ tipli kadroların 1990’larda partiyi ele geçirmesini CHP’de halihazırda esmekte olan tek parti rüzgarının baş müsebbibi sayıyor.


DYP İLE YAPILAN KOALİSYONUN CHP’YE ETKİSİ

1992’de CHP’nin Türk siyasi hayatına yeniden dönüşü, 1970’lerde yüklendiği sosyal demokrat çizgiden bir hayli uzakta seyreder. CHP’nin darbe sonrası değişimi ile ilgili Murat Yılmaz’ın ilginç bir tezi var. CHP’nin darbe öncesi sosyal demokrasi istikametinde elde ettiği kazanımların yitirilmesinde 90’lardaki DYP ile yaptığı koalisyonun büyük bir etkisi olur.

Bu koalisyon o zaman Kürt meselesi üzerinde yükselen terör dolayısıyla millî güvenlik devleti rejimine teslim olur, teslim olduğu ölçüde kendi iddialarından vazgeçer. Öyle ki daha üç yıl öncesinde kapsamlı bir Güneydoğu reformu öneren parti kadroları (SHP) on küsur yıl boyunca Kürt kelimesini bile kullanmazlar parti programlarında.

28 Şubat ve 27 Nisan tarihî dönemeçlerinde CHP’nin, partinin 27 Mayıs öncesinde başlayan asker sivil bürokrasiyle kurulan ‘zimni’ ortaklıkla sağ partileri yıpratma politikasına döndüğü gösterecektir. Ancak bu ‘seçkinci ve bürokratik’ ittifak son seçimlerde CHP’ye bir şey kazandırmadığı gibi bu ittifakın ‘yok’ olması isteği siyasi muhalif AK Parti’nin ampulünü aydınlatmıştır. “Sanki kriz çözülmemiş gibi adeta 27 Nisan’da bir bürokratik darbe olmuşçasına politika yapmaya devam ediyor. Burada CHP’nin seçmenden ve dolayısıyla demokrasiden kopan ve kendi içine hapsolmuş adeta bir cemaat anlayışına yaslandığını görüyoruz.”


CHP VE DONKİŞOT

“Yüzü Türkiye’nin politik arenasına yönelik değil. CHP parti içine dönük bir siyasi çizginin varyasyonlarını yapıyor. Her girdiği seçimde yenilen bir yönetim kadrosu hiçbir seçim başarısı kazanamayan genel başkan ve halktan kopuk kadrolar, sayısız kongreden birini atlatmakla meşgul sadece.

” 1960’ların sonlarından beri CHP’yi izleyen Mehmet Barlas’ın parti ile ilgili ilk elden tespiti bu. CHP ne 80’lerde muhtevası değişen sol ve sağ kavramlarının ötesinde bir ‘oynak merkez’i, ne toplumsal değişimi fark edebilmişti.

Aynı şekilde CHP ne Sovyetlerin sistem değiştirmesini okuyabilmiş ne de Özal’ın Türkiye’de tedavüle sunduğu, ama Alman sosyal demokratların 60’lardan beri keşfettiği ‘orta direk’i anlayabilmişti.

“30’ların söylemlerinin 21. yüzyılda geçerli olacağı sanılıyor. Zaman değişir, mekan değişir, insanlar ölür, CHP’nin Donkişot politikası devam eder.

Abdullah Gül cumhurbaşkanı olur, hükümet kurulur, bunlar sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ederler. Türkiye’de 12 Eylül darbesi CHP’yi kapattı, 28 Şubat darbesi de CHP’yi barajın altına itti. Onlar da biliyor bunu.

Ama önemli olan Deniz Baykal’ın sayısız kongrelerden birini daha atlatmasıdır.” Barlas bir CHP klasiği babında partide genel başkan olmuş, zirvelere tırmanmış ne kadar isim varsa hepsinin tasfiye edildiğini hatırlatıyor.


CHP 2011’DE TÜKENEBİLİR

CHP’nin, varlığıyla alternatif bir hareketin doğuşuna mâni olması da rahatsız edici bulunuyor. CHP eski MYKY üyesi, şimdilerde AK Parti’nin ‘sosyal demokrat’ kanadının temsilcilerinden Haluk Özdalga’ya göre böyle giderse CHP yerel seçimlerde büyük darbe alacağı gibi uyguladığı politikalar nedeniyle 2011 seçimlerinde bu partiyi Meclis’te görmek mümkün olmayabilir.

“AK Parti demokratikleşmeyi, daha çok özgürlük ve insan haklarını, dünyaya açılmayı temsil ediyor, milliyetçilik bayrağı ise MHP’nin elinde. 2002 sonrasında uygulanan yanlış siyasetle CHP’nin temsil ettiği belirgin bir siyasi alan kalmadı.”

Özdalga, kendine yeni bir pozisyon arayan Deniz Baykal’ın Kuzey Irak hadisesinde olduğu gibi askerden bile geri düşmesini “bu arayışlardan bir şey çıkmaz” şeklinde özetliyor. Ona göre 2002 seçimlerinden sonra CHP bir plan uyguladı, başarılı olmayacağını düşündüğü için Tayyip Erdoğan’ın başbakanlık yolunu açtı.

Başta ılımlı ama giderek sertleşen, iyi kötü ne varsa eleştirerek yıkıcı bir muhalefet izledi, cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştığında da laiklik ekseninde bir kutuplaşmayı tahrik etti ve başarısız oldu.

Özdalga’ya göre CHP henüz bir muhalefet stratejisi oluşturabilmiş değil, o nedenle Baykal’dan sürpriz çıkışlar beklemek abes olmaz.

“Hemen her konuda birbiriyle çelişen ve ters istikamette, kâh demokrasi ve özgürlükler yönünde, kâh en tutucu ve aşırı milliyetçilik doğrultusunda çıkışlar yapabilir. Ama bunlar kaçınılmaz akıbetten kurtulmasını sağlamayacak.

” Bu akıbet ise kendini yenileme kabiliyetini yitiren partinin tümüyle tasfiyesi, tükenişidir. “CHP’nin çıkış şansını göremiyorum. İlk aşamada CHP’den önemli kopmalar ve ciddi bir parçalanma olabilir. Yapılacak ilk genel seçimlerde, muhtemelen 2011’de, CHP seçim barajının altında kalacaktır. Bu da CHP’nin tükenmesi demektir.”

İKİNCİ CUMHURİYETÇİLERİN MARİFETİ

CHP kurultayı yaklaşırken pek çok aday olmasına rağmen hiç kimseye şans verilmiyor. Ayrıca Türk siyasi hayatında genel başkan kendiliğinden bırakmadığı sürece hiçbir kongreyi kaybetmiyor. Mustafa Özyürek’e göre, CHP’nin demokrat olmadığı, Kürtlere ve özgürlüklere karşı olduğu iddiaları AK Parti ile ittifak kurmuş İkinci Cumhuriyetçilerin marifeti.

“Ülkenin gündeminde ne varsa onu konuşuyoruz. PKK’yı, Kuzey Irak’ı, terörü konuşuyor olmamız özgürlüklerden vazgeçtiğimiz anlamına gelmez.” Özyürek, Baykal’ın grup toplantılarında söylediği şeylerin basının ve televizyonun ilgisinden kaçtığını; ancak bir gazete manşetiyle kamuoyuna yansıtıldığını ifade ediyor.

CHP’nin genel çizgisinde farklı bir yerde duran Güneydoğu söyleminin aslında devletin yeni stratejisi olduğu, emekli generallerin bile daha ileri açıklamalar yaptığı, CHP’nin aslında değişen devlet politikası minvalinde pozisyon aldığı görüşünün dillendirildiğini sorduğumuzda şu cevabı alıyoruz:

“Komplo çok. Çok nadiren bilgilendirmeler dışında bizim devlet kurumlarıyla bir alakamız yok. Dikkat ederseniz her şey ortada. Laiklik ilkesiyle ilgili bizim ödün vermez bir tavrımız var. Pek çok noktada paralellik olabilir, bundan doğal bir şey yok.”

Bir CHP yetkilisine soracağımız daha çok soru, alacağımız daha çok cevap olmalı elbette. CHP’nin yaşadığı ‘siyasi kriz’in bir geçmişi, geçmişte de aldığı dersleri var. İsmet İnönü’nün 1962’de demokratik sürece yapılmak istenen müdahalelerle ilgili sarf ettiği sözler örneğin. “Atatürk reformlarının sadece kapalı bir rejimle korunabileceğini sanmak büyük bir hatadır.

Kapalı bir rejim altında başarılan reformlar, ancak demokratik bir rejimde çıkan fırtınalara dayanabilirse yaşayabilir. Özelliği ne olursa olsun kapalı bir rejimin yaratılmasına asla izin vermeyeceğim. Böyle bir kapalı rejimde asla yer almayacağım.

Buna karşı durup savaşacağım. Aynı şekilde, maliyeti ne olursa olsun, cumhuriyetimizin temelini oluşturan Atatürk ilkeleri, Batılı hayat tarzı, ifade ve düşünce hürriyeti konusunda hiç kimseye hiçbir taviz asla vermeyeceğim.”

Tarih tekerrürden ibaret sözü ‘demokrasi’ lehine tecelli ederse ne âlâ… CHP için de, Türkiye için de...

CHP’NİN ÖZEL TARİHİ

CHP, Halk Fırkası adıyla 11 Eylül 1923’te kurulur. Bir ay sonra Cumhuriyet ilan edilir. Adı cumhuriyet bile olsa, Atatürk ve arkadaşları dışında, yeni devletin yapısı ve kimin yöneteceği meselelerinde kafalar karışıktır. Bunun ilk somut sonucu, parti içinde mübadele ile ilgili çıkan sert tartışmalar ertesinde partiden kopan 32 milletvekilinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurması olur. Yeni partinin adında geçen cumhuriyet sıfatı Halk Fırkası’nı da harekete geçirir, Cumhuriyet Halk Fırkası olur.

Yeni parti de laik ve milliyetçiydi; ama liberal politikalar öngörüyordu. Yeni yönetime karşı duyulan hoşnutsuzluk bu partide tecelli ediyordu. Halk Fırkası’ndan kitlesel kopuşları önlemek için katı ve sert bulunan İsmet İnönü’nün yerine daha uzlaşmacı Ali Fethi Okyar getirilir. 1925’teki Şeyh Said ayaklanması, İsmet Paşa’nın Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte geri dönmesiyle sonuçlanır.

Sadece ayaklanan Kürtler değil İstanbul’da çıkan muhafazakâr, liberal, Marksist gazeteler kapatılıp, gazetecilerin pek çoğu İstiklal Mahkemeleri’ne sevk edilir. Tehdit algısı bu derece genişlemiştir. Ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılır. İzmir Suikastı’nın akabinde ‘rahat durmayacağı düşünülen’ ittihatçı ekip tasfiye edilir.

CHF, 1927’de ilk kongresini yapmasına rağmen Sivas Kongresi partinin birinci kongresi ilan edilir, ‘cumhuriyeti kuran parti’ iddiası güçlendirilir.

929’a kadar yürürlükte kalan Takrir-i Sükûn’la, muhalefet adeta biçilmiş, parti tek başına her bakımdan iktidarını pekiştirmiştir. Artan toplumsal hoşnutsuzluk CHF tarafından önemsenmese bile bunun farkına varan Atatürk’ün direktifiyle cumhuriyete ve laik ülküye sadık kalması kaydıyla Fethi Okyar’ın liderliğinde Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur; ama CHF’yi tehdit edecek potansiyeli görüldüğünde parti aynı yıl kapatılır.

1931’de İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürecek tek parti rejimi ilan edilir. Muhalefet partisi yoktur, muhalefet cesareti gösterecek bir kişi de.

Atatürk’ün isteğiyle meclisteki rehaveti bozmak için 1931 seçiminde 30 bağımsız aday kontenjanı ayrılır; ancak bağımsız milletvekili adayı 30 kişi çıkmaz. Serbest Fırka’nın kısa zamanda yakaladığı popülerlik, parti kapatmanın ötesinde ‘arka bahçe’ algılaması nedeniyle ‘totaliter” birtakım kapatmalara da yol açar. 1931’de 267 şubesi bulunan Türk Ocakları kapatılır, Darülfünun’da büyük tasfiye olur, Kurtuluş Savaşı’nda önemli rol üstelen Türk Kadınlar Birliği talep üzerine kendini fesheder.


PARTİ-DEVLET İÇ İÇE…

1935’te bugünkü adına kavuşan CHP, devleti yönetecek kadroların toplandığı yerdi; 30’ların ortalarına gelindiğinde CHP’nin il başkanları aynı zamanda valiydi; parti ile devleti tefrik etmek mümkün değildi. Tek bir partinin katıldığı seçimler 4 yılda bir yapılmaya devam edildi; her ne kadar özgürlüklerden söz edilmese bile şeklen seçimler kaldı, meclis yaşatıldı. CHP’nin 1938 yılı sonunda, yani partinin kuruluşundan 15 yıl sonra bile Ağrı, Diyarbakır, Elazığ, Muş, Mardin, Siirt, Urfa, Van, Bingöl, Bitlis, Hakkari ve Tunceli illerinde parti örgütü ve bölgeyi temsil eden milletvekilleri yoktu.

Laiklik ve milliyetçilik Jön Türk hareketinin bir mirasıydı. 1931’de parti programına bu ilkelerin yanı sıra cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, inkılâpçılık dâhil oldu. Altı Ok’u simgeleyen altı ilke 1937’de Anayasa’ya girdi ve devletin ideolojisini oluşturdu. Altı Ok, 1961’de Anayasa’da kendine yer bulamasa bile her zaman CHP’nin amblemi, devletin de temel ideolojisi olacaktı.

İsmet İnönü 12 yıllık başbakanlığının ardından 37’de Atatürk’le düştüğü anlaşmazlık üzerine başvekilliği bıraktı, Atatürk’ün ölümü ile birlikte Fevzi Çakmak gibi güçlü adayların çekilmesiyle 1939’da Cumhurbaşkanı ve ‘resmen’ Millî Şef ilân edildi.

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde CHP halkın büyük tepkisiyle karşılaştı. Tek parti iktidarında bir anayasa, bir meclis, modern bir hukuk sistemi ve laik bir devlet inşa edilmiş; ancak, nüfusun yüzde 80’inin yaşadığı Türkiye’nin kırsal kesimi için ciddi hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Üstelik bu kesimlerin modern ulus devletle birlikte jandarma ve vergi memurlarıyla tanışmıştı! 1942’deki Varlık Vergisi İstanbul burjuvazisinde benzer hava doğurmuşsa da, asıl 1945’teki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, tek parti döneminde bastırılmış siyasal muhalefetinin çıkışında önemli rol oynayacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi ile birlikte Amerika’dan gelen telkinler ve Sovyet Rusya’nın Türkiye’den toprak istemesi üzerine yani iç ve dış baskılar sonucu İnönü’nün ‘daha demokratik rejim’ vaadiyle yeni bir sürece girilir.

1945’te Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün başı çektiği “Dörtlü Takrir” bu isimlerin CHP’den uzaklaştırılmasına (Bayar istifa ediyor), Demokrat Parti’nin kurulmasına yol açar. İlginç olan, bu yeni partinin kuruluş hazırlıklarını Celal Bayar’ın İnönü ile birlikte sürdürmesidir.

DP’nin taşra teşkilatlanması sırasında açığa çıkan toplumsal hoşnutsuzluk bazı açılımları zorunlu kılar.

1946’daki olağanüstü CHP kongresinde tek dereceli seçim kabul edilirken İnönü’nün Millî Şef sıfatı da kaldırılır.

Temmuz 1946’da yapılan her bakımdan hileli, ‘açık oy gizli sayım’a dayanan seçimler, sürecin hiç de tekin geçmeyeceğinin işaretidir.

CHP’nin DP muhalefetini etkisiz kılmak için giriştiği ‘liberal’ açılımları halktaki güvensizliği ve partiye karşı olan kuşkuyu daha da derinleştirir. 1950 seçimlerinin özeti buydu. Feroz Ahmad’a göre çok partili siyasete geçilmeseydi bile, olasıdır ki, CHP, militan laikliğini gevşetip İslam’a yönelik daha liberal bir tavır benimsemiş olacaktı. Ancak seçmen CHP’yi inandırıcı bulmamış, tercihini yapmıştı. Çok partili hayatla birlikte liberal ekonomi, özgürlükler ve tabii en başta ‘din’ meselesi siyasi bir hâl alacaktı. CHP için dinden söz etmek en başta inandırıcılık sorunu nedeniyle kronik hâl alır.

CHP Meclis üyeleri Arapça ezanın serbest bırakılması yönünde oy kullanmasına rağmen, partinin 1950’lere doğru sergilediği liberal açılımları unutup. tek parti söylemine dönmesi uzun sürmez. 1951’de CHP için bir numaralı sorun ‘irtica’dır. 1954 genel seçimlerinden önce, oylarını artırmak için din vurgusu yapar, CHP’liler Cumhurbaşkanı Bayar’ın bir baloda çekilmiş fotoğrafını tüm ülkeye dağıtır.

DP’den kopan ve ‘gericilik’ damgası vurulan Cumhuriyetçi Millet Partisi ile ittifak kurar. Seçimler CHP için felaket olur. Bu seçimde DP reformlarının hâlâ ulaşmadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki muhafazakâr ve geleneğe bağlı kesimler CHP’ye oy vermiştir.

Seçim sürecinde İnönü Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasını önerir. Oldukça sert geçen siyasi çekişmelerin sonrasında 1960’a gelindiğinde CHP’nin darbeye giden süreçte rol aldığı iddiasıyla Menderes tarafından, Meclis Tahkikat Komisyonu’nun CHP ile ordu arasındaki muhtemel ilişkileri araştırdığı ilân edilir.

Komisyon çalışmalarını bitirmese bile, darbe sonrası görev alan hukukçular, öğretim üyeleri, Anayasa Mahkemesi dâhil olmak üzere CHP’nin politikalarının 61 Anayasası’nda yer almasını sağlar.


‘HALK PARTİSİ’ OLAMADI

CHP’de çok partili hayatla birlikte kimlik ve siyaset oluşturma krizi baş gösterir. Tek parti alışkanlıklarıyla halktan oy istemek imkânsız gibidir; köylü, çiftçi, küçük esnaf dilden düşmese bile CHP DP’ye karşı savaşabileceği siyaset argümanlarını yine tek parti laikçi söyleminde bulur.

1965’te ortaya atılan ‘ortanın solu’ yeni bir siyasi arayıştan çok CHP’li gençleri kendine çeken solcu Türkiye İşçi Partisi’ne set çekme amacını taşıyordu. Buna rağmen ‘ortanın solu’ lafı, CHP’ye bir beden bol gelen sol etiketi yapıştırdı. Partide sosyal demokrat bir damar gelişse bile ‘ortanın solu’ CHP’nin değil, “Ortanın solu, Moskova yolu” sloganıyla muhalefetin işine yaradı.

CHP, ‘halk partisi’ iddiasını Ecevit döneminde, askerî muhtıraya karşı çıkması ve demokratik sol söylemi sayesinde hatırlattı; bu da 1990’larda çok cömertçe harcanacaktı. 92’de yeniden siyasi hayata dönen parti, geçmişten yüklü mirasını, adını ve Baykal’ı taşır sadece. Ecevit’in DSP’si 2002 siyasi depremine kadar CHP’den farklı bir mecrada ilerler. CHP 92’de yeniden siyasi hayata döndüğünde dillendirdiği Yeni Sol söylemi SHP-CHP birleşmesiyle unutulur.

Baykal, 2000’lerin başında 99’da seçim mağlubiyetiyle ayrıldığı partisine döndüğünde dilinde Anadolu Solu vardır ve o da unutacaktır.

Baykal dönemlerinde partinin genel sekreterleri olan Adnan Keskin, Eşref Erdem, Ali Topuz, Önder Sav, Haluk Koç gibi isimlerin bu yeni söylemlerle alakaları olmaz, CHP’nin katı Kemalist yapısı değişmez. CHP’nin her şeye rağmen tek halk çocuğu Baykal’dır. Son on yılda CHP’nin marifeti aldığı oy oranın üstünde roller üstlenmek olur ki, başarısız sayılmaz.



Doç. Dr. Tanju Tosun: CHP MEŞRUİYET KRİZİ ÜRETİYOR


-CHP’nin bugünkü siyasal pozisyonunu kime borçluyuz?

Aslında buradaki temel sorun 12 Eylül. Askerin siyaseti yeniden yapılandırması ve CHP’nin kapatılması, CHP’nin 1960’lardan itibaren yaşadığı sol açılımları yok etti ve 80 sonrası geçen CHP’siz süreç partinin elli yıl geriye gitmesine neden oldu. CHP’nin şu anda parti yönetiminde söz sahibi aktörlerine baktığımızda Deniz Baykal’dan Önder Sav’a, artık muhalif olan Eşref Erdem’e kadar parti yönetiminin neredeyse tümü, Türkiye’de 80’lerde siyasi rejimin yaşadığı sorunları yaşamadı. Uzun yıllar siyasetin dışında kaldıkları, 80’lerde bu rejimin demokratikleşmesi davasında hiç olmadıkları için bu aktörler demokratik bir siyasi figür yönünde evrimleşemediler.

-Sonuçları ne oldu?

Tam da bu nedenle, halihazırdaki CHP yönetimi 60’ların da gerisinde bir siyaset ve demokrasi tahayyülüne sahip. Parti yeniden açıldığından itibaren bu aktörler eliyle CHP kırk yıl geriye götürüldü. Çünkü onları sosyal demokrasi mücadelesinde hiç görmedik. 90’larda hâlâ 40 yıl öncesinin gerisinde kaldıkları için tipik devletçi vesayetçi tahayyülleri ile 2000’lerin Türkiye’sini okumaya çalıştılar. Çünkü CHP demek Baykal demek, Önder Sav demek, ikinci halkada da Kemal Anadol’lar devrede. Bir de Baykal yetkilerini ikinci, üçüncü adamlara dağıttı, hesap verme riski olmadı ve Türkiye’nin toplumsal, siyasal gerçekleri ile ilgili değişimleri hiç izleyemedi.

-CHP demokratik sistemin neresinde konuşlanıyor?

Demokratik sistemlerde çağdaş siyasi partiler toplumla organik bağ kuruyorlar. Çağın gerisinde kalmış otoriter sistemlerde ise bu organik bağ devletle kuruluyor. CHP’nin temel sorunu o organik bağı devletle kurmasında. Askerî ve sivil bürokratik yapıyı arkasına alarak ya da ona dayanarak bu meşruluğunu inşa etmeye çalışıyor. Öte yandan CHP isteyerek veya istemeyerek sistemi de olağan bir şekilde kendi kendine sorgulatıyor. Var olan demokratik süreci bu tür paranoya ile rayından çıkartmaya çalışıyor. Bu sistem üzerinde meşruiyet var mı yok mu tartışması yaratıyor.

DÜŞMAN ÜRETEREK AYAKTA DURUYOR

-Süreç böyle devam eder mi?

CHP’nin varlık nedeni ve dayanağı bu düşmanlıklardan geçiyor. Düşman çıkardığı sürece sistemde tutunuyor. 30’lar, 40’lar CHP’si gibi kitle üzerinde bir bağ kuruyor. 40’lar Türkiye’sini özleyen bir kesim var, bu kesim ancak ve ancak bu zihinlerdeki ideal toplumu gerektiğinde güç kullanarak inşa etmeyi benimsemiş. Parti bu talebe uygun, 5 kişiden birine cevap olacak politika üretiyor. CHP’nin krizden beslenme stratejisi devam edecektir; ama etkili olacağını sanmıyorum. Oyu yüzde 10 da olsa bir anlamda derin siyasetin sözcüsü olmaktan memnun. Bu sözcülük, iktidara gelmeye tercih ediliyor. Sivil bir demokratik rejimde olağanüstü politik söylemlerle ayakta kalmaya çalışan bir CHP var.


Gülsüm Bilgehan*: ASKER BİLE MİLİTER DEĞİLKEN…

-CHP’deki farklı politik çıkışları (güneydoğu gibi) nasıl değerlendiriyorsunuz?

2007 seçimleri Parti Meclisi’nde hiç değerlendirilmedi. Bir komisyonun toplanacağı, üniversiteye ciddi bir araştırma yaptırılacağı söylendi; ama yapılmadı. Kenan Evren’in bile daha ileri şeyler söylediği bir zamanda, Güneydoğu ve Kuzey Irak’la ilgili açılımlar yapıldı. Son 5 yılda sürdürülen politikadan böyle büyük bir dönüş yapılırken, bunun en azından daha iyi hazırlanması ve daha iyi sunulması, yetkili kurullarda görüşülerek karar verilmesi gerekirdi. İki gazete manşeti, bir televizyon programından sonra Merkez Yürütme Kurulu bu görüşleri kabul ettiğini açıkladı. Ya kabul etmeseydi? Herhâlde böyle bir ihtimal yok.

-CHP’den çıkan değerlendirme ‘halkın suçlu olduğu’ yolundaydı.

Bizim eleştirilerimiz de yaramaz bir küçük grubun kişisel şikâyetleri olarak algılandı. Oysa herkes, her şeyin farkında. Bunun için siyasetçi, CHP’li olmaya da gerek yok. Aslında haklılığımızı çok iyi biliyorlar; ama gerçekleri görmemek, olanla idare etmek gibi tuhaf bir durum var.

CHP SEÇMENİNİN ÇOĞU GÖNÜLSÜZ OY VERİYOR

-Biliyorlar ama kabul etmiyorlar…

Çarkın içine girenler o çarkın içindeyken bunu çok fazla anlayamıyorlar. Sanki doğalmış gibi geliyor onlara. Bunu anlamak için orada siyaset yapanların kendi aileleriyle bile konuşmaları yeter. Veya sokağa çıkıp bir esnafla konuşmaları… CHP’nin içinde bulunduğu sorunları Türkiye’nin büyük çoğunluğu biliyor zaten. Hatta istemeyerek oy veren CHP’lilerin çoğu bunu bildikleri için oy veriyorlar. Yapılan araştırmalar bizim seçmenimizin yüzde 70’inin istemeden oy verdiğini gösteriyor. Oysa CHP Türkiye’nin geleceği için önemli bir parti, geçmişte olduğu gibi.

-Yeni bir açılım da olsa dolayısıyla artık bir ‘inandırıcılık’ sorunu oluyor.

Gelişmiş demokrasilerde siyasi partilerin önemli dönemlerde, çok geniş virajlar yaptıkları olur. Ama bunları yeni bir kadro yapar, yeni bir lider yapar. Aynı siyasetçi 30 yıl boyunca devamlı bir siyaset değiştirmez. Bu belki tek parti döneminde, İsmet Paşa’nın konumu gereği böyleydi. Belki Churchill böyleydi. Ama bu siyasi anlayış yok artık. Artık bir kişiye bağlı olarak programlar değişmiyor. Değişebilir, ideoloji bile değişebilir; ama yeni kadroların gelmesi gerekir. Yeni harekete yeni kişiler, yeni heyecan gerekir. 30 senedir siyasette olanların inişli çıkışlı siyaset izlemeleri güven vermiyor bir kere.

-Son bir yılda, CHP’nin söyleminde biraz ‘militer’lik var mı sizce?

Biraz daha militer demek bence zor, artık askerler bile militer değil. Askerlerin bile militer olmadığı bir dönemde CHP’nin militer olması asla kabul edilemez. Öyle bir görüntü varsa da, bu ne o dönemde CHP’de çalışmış milletvekillerinin, ne parti meclisi üyelerinin ne de CHP’ye oy vermiş seçmenlerin suçudur. Suçu o siyaseti belirleyen birkaç kişilik yönetim kadrosunda aramak gerekir. O 3-5 kişilik küçük grubun son zamanlarda verdiği görüntünün aksine bence zaten 7 milyon insan o eski 1963’te AB’ye başvuran, ‘sosyal demokrasi’ söylemine sahip CHP’ye oy verdi. Eğer dediğiniz bu görüntü olmasa biz çok daha fazla oy alacaktık.

MESELE, GÜVEN SORUNU

-Sizce CHP’de yolunda gitmeyen şey nedir?

Parti içindeki partililerin birbirlerine güven eksikliği var. Bu nasıl aşılır bilemiyorum; sözlükteki anlamını tam olarak bilemediğim hizip var. Hizbin gerçekten bir hastalık olduğu anlaşılıyor. Halbuki partinin seçmenlerini genişletmesi, kamuoyu araştırmalarına inanması ve sivil toplum örgütleriyle barışık olması gerekir. Ve çok çalışması gerekir.

-Siz partiden koptuğunuzu ilk ne zaman hissettiniz?

Ben İsmet Paşa’nın torunuyum. Partide çalışmaya başladığım andan itibaren kendimi evimde gibi hissettim. En küçük parti binasında bile kendi ailemdeki insanların fotoğrafları var ve o yıkık dökük belde parti binalarında hep sıcak karşılandım. Ama kendimi en çok bu sıcaklıktan uzak hissettiğim yerler de oldu. Bu sadece benimle ilgili de değil. Benim bu yaşadıklarımı CHP’lilerin hepsi yaşıyor. Bir de parti içerisinde o kadar hızlı kadro değişikliği yapılıyor ki, benim rastladığım insanların çoğu partiden ayrılmak zorunda kalmış, küsmüş, görevden alınmış kimselerdi. Ben 5 yıl boyunca tanıdığım il başkanını, ilçe başkanını bir sene sonra yerinde bulamıyordum. İnsan ayrılabilir; ama yeni gelenle eskisinin arasında bir dostluk ilişkisinin devam ediyor olması gerekir. Geçenlerde konuştuğum 40 yaşındaki eski bir CHP milletvekili mücadele etmekten yorulduğunu söyledi bana.

*CHP eski milletvekili, İsmet İnönü’nün torunu



FORUMİZ


Çaresizim mecbur bu veda
Kokun üzerimde gidiyorum uzaklara

Sığınıp anılara bu hasrete dayanırız elbet
Ümidimiz muradına erecek sabret








ѕσяυмℓυ σℓ∂υğυм вöℓüмℓєя

σ₣₣ тσρỉ¢
Üℓκє vє ѕєнỉя тαиỉтỉмℓαяỉ
ѕαğℓỉκ
мєѕℓєκℓєя
вỉℓğỉ ∂єρσѕυ
єv ∂єκσяαѕуσиυ

FORUMİZ
Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla  Konu Gönder 



« Önceki | Sonraki »


Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Görüntüleyenler: Son Mesaj
  Veda için kalkmışlar 27 Nisan 2008 challenger_xxxxX 0 14 04-27-2008 01:57 PM
Son Mesaj: challenger_xxxxX
  MEB’de vekilli kadrolasma 27 Nisan 2008 challenger_xxxxX 0 12 04-27-2008 01:56 PM
Son Mesaj: challenger_xxxxX
  Şeker hastalığına her 10 saniyede 1 kurban 27 Nisan 2008 challenger_xxxxX 0 19 04-27-2008 01:55 PM
Son Mesaj: challenger_xxxxX
  Yusufeli göl oluyor 27 Nisan 2008 challenger_xxxxX 0 9 04-27-2008 01:55 PM
Son Mesaj: challenger_xxxxX
  Yasak aşk kahramanı vali yardımcısı tayin edildi 27 Nisan 2008 challenger_xxxxX 0 10 04-27-2008 01:54 PM
Son Mesaj: challenger_xxxxX

Yazdırılabilir Bir Sürümü Görüntüle
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Üye Ol | Bu Konuyu Favorilerime Ekle

Forumlar Arası Geçişi

İletişim - Forumiz - En Üste Dön - Konulara Dön - Arşiv - RSS

Alexa Certified Traffic Ranking for forumiz.net

Yeni Sayfa 1
Uyarı!!! Frmİz isminden de anlaşılacağı üzere bir forum sitesidir ve siteye gönderilen tüm mesajlar onaydan geçmeksizin anında paylaşılmaktadır. Frmİz yönetimi yazılan mesajlardan sorumlu değildir, tüm sorumluluk mesajı yazan kişilere aittir. Yasalara aykırı bulduğunuz mesajları linkleriyle beraber corleon@forumiz.net adresine bildirebilirsiniz. Şikayetiniz en kısa sürede incelemeye alınacaktır.. For English: Please let us know any illegal activity to corleon@forumiz.net