Önce kapağını açtı kanyağının, bir yudum aldı...
Biraz boğazı burkuldu ilk yudumunda.
Ayrılığına benzetti tadını...
Kanyağı yan taraftaki taşın üzerine koydu, ağzını kapatmıştı.
Oturdu bir kenarı.
Paltosunun eteği sıkışmıştı, düzeltti.
Oturduğu yerde biraz öne eğildi, sanki nefes alamıyordu.
Gözleri ağrıyor gibiydi ve birazda pusluydular bu gece.
Midesi ağrıyordu sanki birde.
Kalbi çarpıyordu ve ritmi bozuktu.
Nefes alamıyordu.
Elleri titriyordu hafiften ve ellerini karnına doladı.
Eğildi öne, başını denize doğru kaldırdı.
Denizde hiç bir şey göremeyeceğini bildiği halde uzun uzun baktı.
Kaç kere daha bu duyguyu yaşayacağını düşündü önce.
Oysa yaşamamaya yemin etmişti, izin vermeyecekti.
Berbat bir hayatı vardı ve değişmek istiyordu...
O, onu değiştiriyordu...
Tamamlıyordu...
Bir an için sızısı tekrar depreşti sanki.
Yüreğinden boğazına doğru bir hıçkırıktı sanki gelen,
Soğuk bir yutkunuşla geri gitti geldiği yere...
Taşın üzerinden aldı kanyağı, kapağını açıp bir yudum daha içti.
Biraz fazla bir yudumdu
Ve ne kadar da hissettiklerine benzetmeye çalışsa yaşattığı o burukluğu,
Aslında zerresi bile olamıyordu...
Tekrar taşın üzerine koydu,
Bu sefer kapatmadı kapağını.
Sonra ellerini yine karnına sardı, eğildi ve ayaklarına baktı.
Öyle dengesiz bir ritim tutturdu ayaklarıyla, aynen yüreğinin çarpıntısı gibiydi.
Hayatıda hep öyle olmuştu zaten.
Ritimsizdi ve onu tanıyana kadar hiç düzelmeyeceğine inanmıştı.
Sonra onu benimsemişti.
Hayatı güzelleşmişti.
İlk defa sonsuza kadar sürecek bir şeylerin hayalini kurmuştu gerçekten.
Herşeye rağmen sürebilecek olan.
İlk aklına gelen şey artık sabahları onun sesiyle uyanamayacağıydı.
Gerçekten içini en çok acıtan bu oldu.
Bir anlık bir sızı sardı bedenini, yüreğinden gelmişti yine.
Gözlerini düşündü, gözlerini denize doğru diktiğinde.
O muzır bakışlarıda göremeyecekti artık.
Gerçi cebinde bir fotoğrafı vardı ama bakmaya korkuyordu ona.
Çünkü gerçeğini hiç göremeyecekti artık.
Korkarak elini cebine attı paltosunun.
Fotoğrafı çıkardı.
Bakmadı.
Bu fotoğrafı çizmişdi daha önce onun için.
Her çizgisini de ezberlemişti yüzünün aslında.
Yine taşıyordu yanında, bakmak için...
Ama bakmadı.
Kapalı bir şekilde, oturduğu taşın yanına koydu.
Hafif bir rüzgar esti ve daha sıkı sarıldı kendisine.
Çünkü artık sarılabileceği tek kimsede yoktu hayatında.
Ürperdi bir an.
Resim uçmasın diye üzerine bir taş koydu küçükçe.
Resmi ters koymuştu ve görmediği halde yönünü, uzun uzun baktı yine de.
Başını derin bir nefes alarak önüne çekti ve ellerini başının üzerinde birleştirdi.
Nerede hata yapmış olabileceğini düşündü...
Acaba onun istediği ne vardı da eksik kalmıştı ona.
Yetmemişti...
Daha bir kaç gün önce "Aşkım" derken hissediyordu sevgisini oysa.
Bu kadar güzel der miydi bir insan o kelimeyi?
Bu kadar inandırıcı olabilir miydi?
O kadar güzel bir kelime, nasıl bu kadar yalan olabilirdi ki peki?
Önce bir daha o kelimeyi duyamayacağını düşündü; buruldu...
Sonra o kelimenin yalan olduğunu düşündü; öldü...
Yoo...
Haketmiyordu bunları o, olamazdı.
Hep kendi olmuştu ona karşı.
İçinden gelenlere engel olmamıştı hiç mesela...
Ve sevmişti onu sadece ve değişmişti de.
Bu kadar vermişken ne olmuştu ki?
Birden gerildi.
Hırsla resmin üzerindeki taşı tuttu...
Sıktı...
Eli acıyana kadar sıktı...
Ağlamak istiyordu, sinirliydi birde.
Resmi yırtmak geldi içinden.
Haketmiyordu bunları.
Taşı bıraktı ve kanyağı aldı tekrar.
Yudumladı, içi yandı gerçekten.
Daha büyük bir yudumdu bu.
Resmi yırtmaya elbette ki kıyamadı...
Sonra parmaklarıyla oynadı taşla, bir ileri bir geri ittirdi resmin üzerinde.
Yuvarladı resmin üzerinden.
Biraz toz olmuştu resmin arkası, kıyamadı, temizledi.
Aldı eline ve cesaretini toplarlayıp, resmin yönünü çevirdi.
Dirseklerini dizlerine koydu, ellerini yanaklarında birleştirdi.
Resim yan tarafında öyle yatıyordu, başını öylece çevirip uzun uzun ona baktı.
Boğazında bir yumruk vardı.
Nefret ediyordu bu duygudan yaa...
Ya yemin etmişti, yaşamayacaktı artık bu duyguyu.
Bıkmıştı artık...
Berbattı.
Gözleri doluyordu.
Kimse için şiir yazmamıştı daha önce,
Ona yazdığı şiirlerden birisini taşıyordu hep cebinde...
"Bir damla suya muhtaçtı sevgimiz, lütfedeceğin..."
Çıkardı, baktı...
Lütfetmemişti...
Hiç bir sevgilisinin resmini çizmeye değer bulmamıştı oysa birde.
Hiç birisini bu kadar benimsememişti...
Bu kadar sevmediğini düşündü hiçbirisini.
Bir düşü vardı hep:
Kar yağıyordu ve yol ıssızdı.
Uzun paltosu, beyaz atkısı ve çiçekli başlığıyla bir kız vardı.
İnce ince yağan karın altında, ona sarılmıştı...
Yürüyorlardı.
Hayatının en mutlu anıydı o an.
Seviyordu...
Ömür boyu sürecekti...
İşte onu o hayale oturtabilmişti.
O paltoda yakışıyordu ona,
O beyaz atkı da yakışıyordu,
O çiçekli başlıkta...
O''ydu O...
Ama ömür boyu sürmeyecekti artık ne yazık...
Oysa tutunabileceği bir daldı o onun için.
Sarılabileceğiydi...
Hayat üzerine gelirken tek tesellisiydi her kötü şeye.
En sevdiğiydi.
"Sana değer" diyebildiğiydi...
Sadece o olsun istemişti hayatında,
İstedikleri boşmuş,
Boşunaymış...
Küpeler yapmıştı ona mesela,
Hayatında en çok sevdiği gümüş anahtarlığının bir parçasından.
Kaderini onun ellerine göndermişti mesela, o yazsın diye defterini...
Hala resme bakıyordu...
Gözleri doluydu.
Bir an bıraksa kendisini, biliyordu koyuverirdi artık...
Ve hiç kimseye söylemezdi bunu ömür boyunca.
Sonra ölümü düşündü...
Üzüntüsünden değil...
Şimdi değil...
Bir gün yaşlanacaktı onunla birlikte
Ve onun yanında verecekti son nefesini...
Onun gözlerine bakarak.
Çok isterdi bunu ve yapacaktı, yanında onun olmasını istediğini biliyordu...
Onsuz öleceği geldi aklına.
Düşündüğü buydu...
Ayrılmadan önce, ölümün onları ayıracağından konuşmuşlardı.
Kötüydü, içi en az bu kadar acımıştı yine...
Ayrılık hep koymuştu ona çünkü.
Ondan ayrılmak...
Ama en azından doya doya yaşadıktan sonra olurdu ölüm ve huzurlu olurdu o zaman.
Ama ayrılığın adını da sevgilisi koymuştu...
Ölüm değil...
Bir an hangisinin daha acımasız olduğunu düşündü...
Oysa şimdi kanıyordu.
Yüreği acıyordu...
Ondan ve onunla yaşamayı hayal ettiği bir ömürden mahrumdu.
O karlı yolda yürüyeceği sevgilisi yoktu artık...
Başka hiç kimseyide o hayale konduramayacağını biliyordu.
Çünkü hiç kimse o kadar yakışmıyordu o hayale.
Hiç kimse o karlı yolda yürürken,
Onun gözlerine bakıp, o kadar güzel gülümseyemezdi.
Ve hiç kimse o gülümseyişten sonra
O kadar masum bir şekilde başını onun göğsüne bu kadar hafif yaslayamazdı.
Ve hiç kimse ona bu kadar güzel "Seni Seviyorum" diyemezdi.
En güzel "Seni Seviyorum"u da ondan duyduğunu düşündü bir an.
Geceydi, çok geçti...
Telefonun ucunda o vardı.
Hiç kimseyle bu kadar uzun konuşmamıştı da...
Uykuluydu ikiside.
Sonra sevgilisi bir an dalmıştı...
Uyuyordu.
Ard arda bir kaç kere "Seni Seviyorum" demişti...
Uykulu uykulu...
O kadar kadife bir sesle söylemişti ki;
İpek böcekleri ses çıkarsaydı eğer,
Ancak bu kadar narin olabilirdi sesleri.
Cemal Süreyya''nın dizesi geldi aklına;
"Benim İpek Böceği Sesli Kadınım"...
Sonra resme bakmaya devam etti...
Mırıldandı:
"Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."
Kötüydü,
Eve kadar yürümek çok zor olacaktı.
Gitsede uyuyamayacaktı biliyordu.
Uzanacaktı kanepeye,
Gözlerini kapayacaktı.
Düşünecekti onu...
Kabullenmeye çalışacaktı,
Başaramayacaktı...
Oysa o,
Onu alıştırmaya bile başlamıştı son zamanlarda...
Hissetmişti...
Nedenini sorgulamak istemedi...
"Niçin alıştırmak istemişti?"
"Ne yapmıştı, yaşadıkları neydi?"
Bunları sordu ama düşünmedi.
Bulacağı cevaplardan korktu...
Yalan olmasından herşeyin...
Kalktı yerinden.
Paltosunu düzeltecek kadar düşünemiyordu artık.
Konyak yarımdı şişede, dokunmadı...
Kendisine benzetti şişeyi...
Kendiside yarımdı artık.
Döndü denize doğru ve baktı biraz...
Derin derin nefes aldı...
Elleri ceplerindeydi.
Dönüp kaldırıma bir adım attı.
Bir adım daha...
Bir adım daha...
Yola çıkmıştı...
Hep yolları kendi hayatına benzetirdi.
Şimdide öyleydi.
Karanlıktı ve yolun sonu görünmüyordu.
Soğuk bir ayaza vurmuştu hava.
Ne konyağı düşündü, ne de resmi...
Belki denize karışmışlardır ikiside...
Bilmiyordu...
Cebinden bir anahtarlık çıkardı.
Son kez ışığını yakıp içindeki resme baktı.
Cebine yeniden koydu.
Onu her şeye rağmen saklayacaktı, sözü vardı...
Yürüdü...
Yürüdü...
Yürüdü...
Üzgündü...
Gözleri puslu ve yorgundu...
Suskundu...
Durdu bir an...
Sevgilisinin söylediği son şey geldi aklına Nazım''dan:
"Yirminci yüzyılda aşk acısı en fazla bir yıl sürer..."
Oysa o, ömür boyu onsuz kalacaktı...
Önemsediği şey bir yıl sonra acısının dinecek ya da dinmeyecek olması değildi...
Önemsediği şey artık onun hayatında olmamasıydı, onsuz olmasıydı...
Acı dinerdi ama artık o yoktu hayatında...
Yarımdı...
Eksikti...
Anlamsızdı...
Ve o bunun ne demek olduğunu
Hiç ama hiç anlamayacaktı...
Artık hangi acıyı yaşarsa yaşasın onun umurunda bile olmayacaktı.
Sevincini de paylaşamayacaktı mesela onunla bir sevgili edasıyla.
Haykırmak istediği şeyleri kime haykıracaktı?
Ya! daha önce kimseye bu kadar içten "Seni Seviyorum" dememişti,
Kime diyecekti?
İnandığı bir şey vardı:
İnsan gerçek aşkı hayatında sadece bir kere yaşar...
Ya sonuna kadar gider,
Ya da imkansız olur biter...
Ama onu sadece ve sadece bir kere yaşayabilirdi...
Ve o gittimi, her şeyi de alır teşekkürlerürürdü...
Gerçekten de öyle oldu:
İyi olmak istiyordu...
Onunla iyiydi...
O gitti,
Bitti...
Kımıldayamıyordu yerinden sanki.
Bir sınır çizgisindeydi sanki.
Geriye dönüp konyağı bitirmeyi ve resmi yeniden almayı düşündü.
Belki yerindedirler hala diye...
Biliyordu,
Geri dönmeyecekti artık o...
Onunla birlikte onu iyi yapan herşeyi
Şu an bulunduğu çizginin geri tarafında bırakmayı düşündü...
Derin bir nefes aldı...
Cesaretini topladı...
İleri bir adım attı...
Ondan önceki,
Onsuz,
O basit ve günlük hayatına...
Sadece iyi bir insan olmak istemişti...
"Yirminci yüzyılda aşk acısı en fazla bir yıl sürer..."
Gülümsedi acıyla...
Öyle işte...