ŞEHİR
Seni nasıl anlatmalı Saklıdağ’lı? Yitik bir ülkenin bambaşka bir iç ülkesi. Yaşar’ım kara yağızım, delikanlım. Sıkma hiç canını, boynunu bükme, öyküler anlatacağız birlikte seninle. Dilediğin kadar, yazgın kadar dibine bat öykünün; nasılsa çıkacağız yukarılara. Öğrenilmiş, ezberletilmiş oyunları bozacağız onları yeniden yazarak. Artık kalem bizim elimizde…
Ateş çemberinin orta yerinde kendini sokup zehirlemeye meyilli bir akrebe benziyordun o tren garında elinde bavulunla indiğinde. Kentsoyluların parçalayan, yok eden bakışları altında bir garip Yaşar’dın sen o zamanlar. Şimdi başka mısın sanki? Ki o şehir sadece kentsoyluların değil başkalarınındı aynı zamanda. Kim oldukları, ne oldukları, nereden geldikleri, nereye gittikleri çok da önemsenmiyordu aslında. Kendi öykünü çok mu önemli sandın yoksa bunca insan, bol insan, bol yıldız, bolca da egzoz dumanı ve kehribar sarısı, kör talih karası tespih şıkırtıları arasında? Çıt… Çıt… Çıt… Sabır ya da nedeni belirsiz bir bekleyişin kulakları sağır eden sesleriydi bunlar. Bıyıklar sünnetliydi artık ve kırlaşmış. İnce ve uzun topukların, ağdalı, naylon çoraplı bacakların, inceltilmiş lügatlerin birer şehvet nesnesi gibi ortalıkta salınışlarından söz etmiyorum bile dilim sürçmesin; koca göbekli, kır bıyıklı adamlar koltuklarından tavana zıplamasın diye. Bu şehir bir mıh gibi gelip çakılacaktı aklına, bildiklerinin, bildiğini sandıklarının orta yerine. Biliyorum; Zebercet’in erkekliğinden süzülen iki damla kadar önemsizdir bu anlatılanlar ve günlük yaşam denilen saçma, aldatıcı, göz boyayıcı şey içinde kaybolup gidecektir -ki kendini astığı urganın gıcırtıları hala duyulur şehrin tepeliklerindeki varoşlardan- . Duyulur duyulmasına da artık hiçbir gerçek, gerçek değildir bunca kurgunun, benzetimin arasında ve aldatıcılığında.
Saklıdağ uzak ve anlatışsız bir öykü şimdi… Dağların eteğindeki… Başka çocukların büyüdüğü, büyüyüp göç yollarına düştüğü… Sümbül’ün demesiyle “benim hayal kırıklıklarımın başkenti”, Saklıdağ. Oysa şimdi o “başkent” burası artık, kim bilir kaç zaman…
Sıcak, hep sıcak buralar Sümbül. Bildiğin gibi hep… Daha küçük, daha sıcak olanlarını da gördün; altı ay kar kalkmayan, soğuğu zatülcenp gibi ciğerlerinde taşıdığın, bekâr odalı, yalnız ama arkadaşlar, güzel çocuklar içre, yalnızlığını kardaki ayak seslerinle bastırdığın şehirler de gördün mutlaka. Zaten hep demez miydin “Bir yerden sonra hepsi birbirine benzer” diye? Herkes birbirine benzedi artık biz büyüyünce. Yani kadınlar kadın, adamlar adam olup oyunlar oynamaya başladılar yazıldığı üzere. Olmuş olacağı; olacak olacağı üzere… Yan yana, yana yana üç noktalı anlamlar bırakıyorum buraya ancak senin anlayabileceğin denli sonsuz ve açık anlamlı… Sen kimsin, nesin onu da bilmiyorum inan. Kendimi; yani anlatıcıyı dahi kaybettim bu şehrin varoşlarından diğer yakasına uzanan uzun yolda, otobüs camlarının yansısında. Sanırım ben de o yalnız ve epriyen insanlardan biri oldum artık. Karşımda varmışsın gibi yapıyorum şimdi. Saklıdağlı Yaşar’ın, senin ve benim, hepimizin önemsiz, can sıkıcı ve bitmek bilmeyen öykülerini anlatmaya çabalıyorum resmi tarihçilere bırakmadan tek bir resmini aklımın.
Mevsimler döndü, gün ve gece birbirini kovalayıp durdu şehrin ana caddelerinden en arka ve en unutulmuş yitik mahallelerine doğru. Ben durmadan yürüdüm Sümbül, hiç durmadan yürüdüm kulaklarımda notalarla ve bulutsuzluğu özleyerek… Saklıdağlı’nın öyküsünü düşleyerek… Kulaklıklarımı hiç çıkarmadım. İstedim ki hep bir melodi, bir elektrogitar solosu ya da bitmeyen bir kreşendo gelsin girsin düşlerimin arasına ve dağıtsın, parçalayıp atsın karanlık dehlizlerini aklımın…
Ah Sümbül ah! Yağmur altında kalakalmış bir sokak köpeği, bir yağmur köpeği gibiyim. Artık hatıralarım da yok. Belleğimi soğuk bir gecede yağmur yağarken tanrının gözyaşlarıyla yıkadım. Belleğim ve tanrının evlatlarına döktüğü gecikmiş gözyaşları mazgallardan şehrin altındaki dehlizlere doğru süzülüp gittiler. Tutmak, yakalamak için küçük bir hamle bile yapmadım, sadece baktım arkalarından uzunca, gölgem çakan şimşeklerin ışığıyla bir büyüyüp bir küçülürken… Konuşamadım, tek ses çıkaramadım ağzımdan; bir çığlık, bir kelime, bir mırıltı… Sanırım sesimi de kaybettim o gece yağmur altında. Gölgem gittikçe küçüldü, küçüldükçe küçüldü, sonunda yağmur altında ne halt yiyeceğini şaşırmış bir köpeğin gölgesine dönüştü. Sonunda bir yağmur köpeği olmuştum işte. Usulca yürümeye başladım delicesine yağan yağmur altında. Büyük adamlar ve büyük kadınlar koşarak kaçıyorlardı yol boyunca yağan yağmurdan. El ele tutuşuyorlardı, mutlu gibiydiler. Gülüyorlardı pervasızca. Yağmur, duyargalarımı örten uzun, yorgun ve tüylü kulaklarımdan aşağıya doğru süzülüp akıyordu. Bir zamanlar, bir yağmur köpeği olmadan önce ben de böyle yürümüş müydüm bir kadının ellerini tutarak ve gülerek yağmur altında acaba, bilmiyordum hiç.
Yürüdüm… Durmadan yürüdüm… İnsan sesleri ve kahkahaları yağmur altında her daim ıslak burnumdan çıkan nefesin buharına karışıyordu. Bir sokak köpeğinin anlayabileceği kadar tanıdıktı bu sesler ve kahkahalar. Egzoz dumanları, korna sesleri ve far lambaları yol boyunca bana eşlik ediyordu. Sıradanlığın filmine bakıp çiğdem çitleyen sokak figüranlarını, düşlerindeki beyaz atlıları arayanları, otopark değnekçilerini ve hatta ikircikliliklerini kendine dahi itiraf edemeyenlerden daha fazla fahişe olmayan fahişeleri betimlemiyorum bile henüz kır bıyıklı ve göbekli adamlar koltuklarından tavana zıplamasın, ezberledikleri oyunlar bozulmasın diye…
Renkli, rengârenk neon lambalı, yetmiş yedi katlı yekpare camdan mağazaları geçiyordum tek seferde dört patimle. Işık gözlerimi alıyordu. Tüm tezgâhtarlar birer nesne edasıyla salınıyorlardı mağazaların içinde kiralık bedenleriyle. Gözüm cansız, ifadesiz mankenlere takılıyordu vitrindeki. Bu çağın küçük birer minyatür tasviriydiler bu mağazalar sanki… Şovlar ve görüntüler, yansımalar çağının… İmgeleri öldürüp cansız manken bedenlerine ve ifadesiz bakışlarına hapsetmişlerdi birileri sanki. Sanki insanlar da giderek o mankenlere benzemekteydiler. Ve yürüdüm… Durmadan yürüdüm Sümbül. Bu yürüyüşlerde kimi zaman uzun saçları ve sakalları birbirine dolanmış, dönüşmüş bir üniversite öğrencisi bile oldum diyebilirim; boynuna astığı çantada kitaplar, paramparça aşklar ve zamansız, tarifsiz hüzünler taşıyarak yağmur altında yitirdiği zamanları ve geçmişini arayan…
Çantamda hâlâ anamın yaptığı çörekler duruyor. Ta Saklıdağ’dan buralara getirmişim. İyi ki de getirmişim… Onlar midemin değil, aklımın açlığını bastırmak içinmiş. Yol boyunca zaman zaman durup yiyorum onlardan Sümbül. Ve aklımda kırıntılar kalıyor zaman zaman yediğim çöreklerden dökülen…
Senin, benim ve Saklıdağlı’nın öyküsü anlatılamayacak kadar uzundu aslında. Odama döndüğümde yağmurdan sırılsıklam olmuştum. Çabucak kurulandım. Bulabildiğim en kalın urganı tavandaki demir halkaya bağladım. Hani bir zamanlar beşik bağlamak için yaptıkları halkalardan birine…
Güvercinleri hatırlarsın değil mi? Ucuna uzunca bir şerit bağlanmış bir sopanın boşlukta sonsuzluk tasvirleri çizerek devindirdiği; bir o yana bir bu yana uçuşan güvercinleri hani? İşte onlar gelip konuyorlar zaman zaman düşlerime. Çöreklerden arta kalan kırıntıları da süpürüp götürüyorlar. Yaşar’la çok iyi iki dost olduk artık Sümbül. Bizimkisi mezarda biten dostluklardan olacak belli ki. Geçenlerde bana gelip artık içinde bir odaya taşındığını söyledi ve ekledi “Olmuş olduğu, olacak olduğu gibi, yazıldığı üzere” diye. Sözlerinden pek bir şey anlayamadım ilk başta ama dinledikçe anlattıklarını gözlerim fal taşı gibi açıldı, yuvalarından oynayacak oldu neredeyse. Şöyle diyordu, yüzü üzgün ve bedbaht bir sokak köpeğininki gibi asılırken karşımda:
“ Manâ aramak gereksiz dünyada. Babam ne kadar da haklıymış meğer. Dünya ne anlamlı ne de anlamsız bir küreymiş… Sadece varmış ve dönüyormuş, o kadar… Ve hayat; bu yapışkan ve kirli oyun… Biteviye doğan çocuk yüzlerinde kendini yineleyip duruyormuş. Belleksizlik ve hatırlayabildiğin kadar kelimenin anlamına tutsaklık en büyük hediyeymiş kişioğluna…
• Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır. [M.Kemal Atatürk]