Nida dergisinden Ferda Kılınç ile yapılan reportaj:
1. Soru: - Vahyî zeminde bir tanımlama yaparsak; ‘cemaat’ nedir ve
bugünkü anlamıyla belli başlı toplulukları karşılayan ‘cemaat’ ile
İslam’ın kastı olan ‘cemaat’ aynı mıdır? Ne kadar örtüşmektedir?
CEVAP: Her şeyden önce bana böyle sorular yönelttiğiniz için size
teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Cemaat nedir,
bugünkü cemaat anlayışı ve uygulamaları ile İslam’ın cemaat ve
toplum anlayışı ve uygulaması birbiriyle örtüşüyor mu gibi soruları
cevaplayabilmek için bu konuda Allah’ın yaratma ve vaz edip koyma
hakkındaki kurallarını bilmemiz gerekir. Öncelikle belirtmemiz
gereken husus, kâinatta cereyan eden tüm olayların Allah’ın koyduğu
kanun ve kurallar doğrultusunda yürümek zorunda olması dolayısıyla
varlık âleminde tevhidin-birliğin esas olduğunu ortaya koymalıyız.
Böylece tüm varlıklar arasında da tam birlik ve beraberliğin ve de
ahenk ve dengenin bulunması gerekir. Bu birlik bozulduğu zaman
ise ilk başta canlılar olmak üzere tüm varlıklar zarar görür. İşte
bugün tüm varlıklar açısından böyle bir süreç yaşanmaktadır.
Bütün canlılar huzursuz ve mutsuzdurlar. Çünkü “anlarsınız
diye biz her şeyi çift çift yarattık” (Zariyat 51/49) ayeti ile
“Allah göğü yükseltti ve dengeyi koydu” (Rahman 55/ 7)
ayetinde ifade buyrulan esaslara Rönesans medeniyetinde ters
düşülmüştür. Zira teorik ve pratik hayatta eşleşmelerin doğru
yapılmadığı gibi,varlıklar ve kurumlar arasında da denge
sağlanamamıştır. Din ile bilim eşleşemediği gibi, kadın ile erkek
de birbirine düşman yapılmış ve fert ile devlet, birey ile toplum da
dengesizlik perişanlığına kurban edilmiştir. Hâlbuki ifade ettiğimiz
gibi varlık âleminde sadece insanların kendi aralarında denge geğil,
insan-hayvan bitki ve cansızlar arasında da ayrıca denge gerekir.
Kâinatı insan vücuduna benzetirsek insan hayvan, bitki ve cansız
varlıkları da vücudu meydana getiren öğeler olarak düşünür ve bunlar
arasında yardımlaşma, dayanışma, faydalanma ve aralarındaki dengenin
varlığını görmemiz gerekir.
İnsanların, varlıklar bizim emrimize amade kılındı gibi düşünce ve
sözleri kesinlikle yanlıştır. Ne hayvanlar âlemi ve ne de bitkiler,
insanların emrinde değildir. Onlar sadece kendi kanun ve kuralları,
tabir caiz ise tüzük ve yönetmelikleri içersinde kalarak insanlar için bir
ücret beklemeden karşılıksız olarak üretim yapmaktadırlar. Fakat
maalesef Rönesans medeniyeti ve onun getirdiği düşünce sistemi,
varlığın insanların kölesi olduğunu zannederek üç koyup beş almaya ve
tavuklara sadece gündüzleri değil, geceleri bile yumurtlatmaya kalktı.
Daha nice yanlış hareket ve davranışlar var. Hâlbuki bu fıtrat kanun ve
kurallarına tersti. Daha açık bir ifade ile yerlerin ve göklerin Fatırı olan
Allah’ın koyduğu kanun ve kuralları hiçe sayarak tanrı tanımazlıktı.
Böylece olan oldu ve tabiatın düzeni bozuldu. Kuran-ı Kerim ise
bunun yanlış bir yol olduğunu bildirerek neticeyi adeta mucizevî bir şekilde
haber vermekteydi. Evet, “insanların ellerinin ettikleri yüzünden
karada ve denizde düzen bozuldu” (Rum 30/ 41). Burada sadece
ekolojik dengenin bozulması değil, aynı zamanda insanların kendi
uydurdukları bozuk düzenler de dile getirilmektedir. İşte böylece bu
medeniyette ve çağımızda ve bu zaman sürecinde aile, birey, toplum,
fert ve devlet ve tüm insan toplumları ve de toplumlar arası ilişkiler
bozulmuştur, diyebiliriz.
İnsan denilince sadece birey akla gelmemelidir. Çünkü birey aynı zamanda
bir toplumdur. Yani birey, hem bireysel ve hem de toplumsal ihtiyaçları
kendi bünyesinde toplamış olan bir varlıktır. Her halde onun için olacak ki,
Hak Teala Hz. İbrahim hakkındaki ayette onu bir toplum olarak
vasıflandırmaktadır. “Şüphesiz ki, İbrahim başlı başına bir ümmetti”
(Nahl 16/ 120) buyrulmaktadır.
Bazı tercümelerde “o bir ümmetti” yerine “ o bir önderdi” denilmiştir ki,
bize göre bu uygun değildir. Biz Elmalılı ile aynı görüşte olduğumuz için
burada onun tercümesini tercih ettik. Bu konuda ayrıca Asım Efendinin
Kamus tercümesine “ümmet” maddesine bakılabilir. Burada “ümmet”
kelimesinin üzerinde bu kadar dururken bizim asıl amacımız birey toplum
eşleşmesini ve bunlar arasındaki dengeyi ve birbirini tamamlama
konusundaki sahip oldukları fonksiyonu dile getirmektir.
Çağımızdaki kapitalizm-komünizm ve liberalizm-sosyalizm görüşlerinin
birey-toplum ve fert devlet arasındaki ahenk ve dengeyi aralarındaki
fonksiyonu kavrayıp kuramamış olmaları hastalığın odağını oluşturmaktadır.
Ama buna İslam, farz-ı ayn ve farz-ı kifaye diyerek bireyin yapması lazım
gelen işler, toplumun yapması lazım gelen işler olarak değerlendirmiş ya da
ferdin görevleri ve devletin görevleri diyerek doğal bir iş bölümü yapmıştır.
Ekonomide sosyolojide ve hatta siyasette bile ikame kanun ve kuralları
cereyan eder. Buğday ekmeği bulamazsanız, arpa ve hatta yulaftan yapılmış
ekmek yersiniz. Doktorlar midenizi almışsa, kalın bağırsağınız mideleşerek
sanki onun görevini yapar. Yıllarca bu memlekette ehven-i şer diye diye
oy toplanmadı mı? Hiç ehven-i şer hayrın yerini tutar mı?
Ayette “Gerçeğin dışında sapıklıktan başka ne vardır” (Yunus 10/ 32)
buruluyor. Buna göre bir toplumda ya hak-hukuk vardır ya da kargaşa, ya
doğallık vardır, ya da yapaylık vardır.
Yine İslam terminolojisine bakacak olursak orada resmi-gayr-i resmi veya
resmi ve sivil, ya da yöneten ve yönetilen gibi kelimeler ve tasnifler
bulunmamaktadır. Bunlar yine doğal-ilahi toplumların bozulup çözülmesiyle
veya batının toplum mühendislerinin yapay olarak doğal-ilahi olana diktikleri
bir yamalıktan başka bir şey değildir, demekte her halde bir sakınca yoktur.
Bazen yollar aşınıp eskidiği için tamire alınırlar. Hayat durmadığına göre ana
cadde çalışmazsa servis yollarını göstermek sanki bir zarurettir. Her alanda
sanki servis yollarını kullanan insanlar dini alanlarda da bunu yapamazlar
mı? Buğdayı bulamayan adam arpayı aldığı gibi, tam cemaati bulamayan
insan yarım cemaati ya da çeyreği kabul etmez mi? Bizim atalarımız hiç
yoktan bakar kör iyiyidir, demediler mi?
İslam terminolojisinde azimet ve ruhsat tabirleri vardır.
Biz buna sağlık-hastalık veya normal ve anormal dersek biraz açıklık
getirmiş oluruz. Hasta birey ve toplumun kanun ve kuralları ile sağlıklı birey
ve toplumun kanun ve kuralları aynı olmaz, farklı olur. Hasta bir toplumda
sağlıklı bir cemaat aramak hem yanlış ve hem de safdillik olur. Sağlıklı
adamın ayakta namaz kılması farz ve caiz olduğu gibi, hasta adamın
da oturarak namaz kılması caizdir. Yani hasta medeniyetin hasta toplumunda
hasta cemaatlerin oluşmasından daha doğal bir şey olamaz. Onun için bugünkü
cemaatlerin hepsine saygı duymak isteriz ve hatta iyi çalışmalar deyip
başarılar dileriz. Ancak hepimizin ve herkesin, belki bütün cemaatlerin eksik
ve aksaklıklarımızı tamamlamamız açısından daha yürüyeceğimiz epeyce yol var
diyorum.
Özetleyecek olursak, cemaat, bir imamın arkasında daha doğrusu bir
yerleşim biriminde başkanlarının arkasında namaz kılıp onun danışma ile ve
onunla birlikte aldıkları dini, ilmi, içtimai, idari, siyasi, ailevi ve buna benzer
emir ve tavsiyelere, bunların toplumsal yönlerine uyarak birlikte hareket eden
kimselerin adıdır. Yani İslam toplumunda en önemli toplumsal görev o toplumun
seçimle iş başına getirdiği kimse ile birlikte namaz kılmalarıdır. Böylece camiin
cemaati ile sosyal hayat veya bugün meşhur ifadesiyle dini cemaatler arasında
fark yoktur. Daha açık bir ifade ile Hz. Peygamberde olduğu gibi cemaat lideri,
hem dini ve hem de dünyevi hizmetleri birlikte teşekkürlerürür. Bu açıdan bakıldığı
zaman ise dün ile bugünkü cemaatler arasında çok farklılıklar olduğu açıktır.
İslam’ın önerdiği cemaat ile bugünkü cemaatlerin örtüştüğü yerleri veya
yüzdelerini söylemek eksik ve açıklarını ifade etmek ise hem çok zor ve hem de
çok sorumluluk getiren bir konudur, diyorum.
2. Soru: - Yeri gelmişken “Müslüman ümmeti oluşturmak…” gibi bir gaye ile
hareket etmek ne kadar doğrudur diye sorsak..? ‘Ümmet’ oluşturulması
gereken bir yapımıdır yoksa bir tanımlama/vasfetmebiçimi midir?
CEVAP: Bence bu sorudan önce şöyle bir soru sormakta fayda vardır:
Acaba İslam anlayışında toplum ne üzerine oturur? Toplumu meydana
getiren bireylerin arasındaki birlik, beraberlik ve bütünlüğü sağlayan nedir?
Toprak, ırk, renk,dil, akrabalık, çıkar birliği gibi şeyler toplumun merkezini
oluşturabilir mi? Hemen söyleyelim ki, ırk, kan, kan akrabalığı ve soy-sop
birliği esas değildir. Bu yalnız başına bir şey ifade etmez. Kuranda Nuh
Peygamber ile oğlundan bahsedilir. “Nuh Rabbine seslendi ve dedi ki:
“Rabbim, şüphesiz oğlum benim ailemdedir. Şüphesiz senin vadin
haktır ve sen hakimler hakimisin.(Allah) dedi ki: “Ey Nuh, (iman
etmediği için) o, senin ailenden değildir. O Salih olmayan bir amel..
”(Hud 11/ 45-46). Bu ayette inanca ve imana dayanmayan nesep akrabalığına
itibar edilmediği açıkça görülmektedir.
Eğer toprak birliği esas olmuş olsaydı Mekkeli Müslümanlara kendi öz yurtlarını
bırakarak başka yerlere Medine’ye göç etmeleri demek olan hicret farz olur
muydu? Biz ülkemizde güçsüzdük, gücümüz ve kuvvetimiz yoktu mazeretlerine
karşılık, Allah’ın arzı ve yeryüzü geniş değil miydi? Oralara hicret etseydiniz
ya niçin hicret etmediniz? Sorgulamaları vardır (Nisa 4/ 97). İslam toplumunun
bir özelliği de bireyden sorumlu olma, onu koruyup kollama görevinin
bulunmasıdır. Eğer toplum henüz kuruluş aşamasında bir merkezde oluşmaya
çalışıyorsa oraya hicret etmeyenler mümin ve Müslüman olsalar da onlara karşı
toplumun bir velayet sorumluluğu yoktur (Enfal 8/ 72).
İslam, bütün alanlarda kendine özge sui jeneris kural ve kanunlara sahip olan
bir toplum inşa etmek için gelmiştir. Ama ne yazık ki daha önce söylediğim gibi
Rönesans medeniyetinin dış ve dışlama politikası ve ötekini yıkma anlayışı terim
ve kelimelerle birlikte cemiyetleri toplumları ve kavram ve anlamları hep birlikte
yıkmıştır. Onun için İslam ümmeti fikri ve düşüncesi milliyetçilik teraneleri ile
önce kafamızda ve içimizde yok edilmiş sonra da dışarıda vakıada ortadan
kaldırılmıştır. Burada bir örnek vermek gerekirse biyolojide hücre diye bir şey
vardır. Hücre bir varlıktır ve o vardır. Ama o yalnız başına yaşayamaz. Diğer
hücrelerle birleşerek bir doku meydana getirmesi gerekir. Doku da diğer
dokularla birleşip bir organ meydana getirir. Organlar da yalnız başlarına ayrı
ayrı yaşayamazlar, onların da birleşip organizma diye bir üst birlik, bir vücut
meydana getirmesi lazımdır. İslam toplumu bir vücuttur; vücut ise bulma,
bulunma, olma ve var olma demektir Toplumun olmadığı yerde onun teorisi
de pratiği de yoktur. Onun için bugün dünyada ne İslam ümmeti ve ne de İslam
toplumu vardır. Halbuki ayetlerde "Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir
ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının."
(Mu'minun, 23/52) "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir.
Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92)
buyrulmaktadır.
Resulüllah da bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerin, birbirlerini sevmede,
birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden
örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve
ateşle ona katılır."
Ümmet ve toplum kelimeleri sosyolojik ifadelerdir. Her sistem kendi bünyesi
içersinde geçerli olduğu gibi her bir organizma ve bünye de kendi hücre-doku
ve organlarıyla yaşar. İslam toplumu sui jeneristir dedik, hiçbir topluma
benzemez. O bir hücre ile başlar. İşte O Hz. Peygamberdir. Sonra hücre bölünerek
çoğalır. İslam'ı ilk kabul eden Hatice'dir. Ömer 40. müslümandır. Ömer'e kadar
müslüman olanlar,Hatice, Ali, Ebu Bekir, Osman, Zeyd, Talha, Zübeyr, Sad,
Abdurrahman... gibi şahsiyetler merkezi meydana getiriyordu. Tüm
Peygamberlerin metodu merkezden muhite doğru bir tolum inşa etmektir.
Bugünkü cemaatlerin dini, siyasi ve ne tür cemaat olursa olsun başarıya
olaşmamasının sebebi, yeni bir toplum inşa etmenin kanun ve kuralları nedir
bunu öğrenmeden yola çıkmaları olduğu gibi istişareye ve şuraya kapalı ve de
muhitten merkeze doğru hareket etmeleridir.
Ağaçlar önce en uçlardan ve tepelerden kurumaya ve ölmeye başlarlar.
Toplumlar da öyledir; önce en üst kuruluşlarını kaybederler. Hilafet de bunun
için yıkılmıştır. Birey-tolum dengesini söylemiştik. Birey bireydir, aile tolumdur,
aile bireydir mahalle toplumdur. Mahalle bireydir, köy toplumdur, köy bireydir,
bucak toplumdur, bucak bireydir, ilçe toplumdur, ilçe bireydir. İl toplumdur,
il bireydir bölge toplumdur,bölge bireydir devlet toplumdur, devlet bireydir
insanlık alemi tolumdur. İslam her dine ve her peygamberin inananlarına bir
ümmet ve bir toplum gözüyle bakar. Onun için tüm insanlıkla ve tüm dünya
ile irtibatı kesmez. Mesela hiçbir ülkeye kim olursa olsun mal ithalat ve
ihracatı yasağı konamaz.
İslam ümmeti ve İslam toplumu düşünce ve anlayışı olmayan yerlerde oturan
insanların evleri tavansız demektir. Yağmur, dolu, rüzgar ve fırtına onları
her zaman rahatsız eder. Bugün İslam dünyasına dışarıdan gelen rahatsızlık
ve saldırıların çoğu bu tavan yokluğundan kaynaklanmaktadır.
Ancak bizim anlayışımıza göre İslam toplumu veya ümmeti tek hücreli amipler
gibi çalışan tek merkezli bir yönetim biçimi de değildir. Tabir caiz ise o bir
devletler birliğidir, diyebiliriz. İslam’da ve İslam’ı tüm yönleriyle yaşayan
bir toplumda bucak, il ve devlet tam kişiliğe sahip, müstakil ve ayrı ayrı
yönetim ve işlevlere sahiptirler. Bir örnek olarak mesela iç güvenlik iller
tarafından sağlanırken dış güvenliği de devlet yürütür.
Onun için İslam ümmeti veya İslam toplumu yerine İslam birliğini
kaybeden Müslümanlar sadece evin tavanını kaybetmekle kalmadılar,
bilgilerini, düşüncelerini hatta bu anlamda inanç ve ideallerini de
kaybettiler. Müslümanlar İslam toplumunu kurmakla görevli olduklarını
Hz. Peygamber’in Medine’ye gitme zorunluluğu ile birlikte düşünürlerse
belki bundan bir şeyler çıkarabilirler.
Netice olarak bizim İslam ve Müslüman anlayışımıza göre
tüm dünya Müslümanlarının bireyden başlayarak aile,
mahalle, köy ve bucak...devlet ve insanlığa varıncaya
kadar toplumları yeniden kurmaları onların görevleri
arasında yer almaktadır.
3. Soru: - Yaşadığımız süreçte, küreselleşme eşliğinde dayatılan
değerlerin yarattığı ve gitgide yaygınlık kazanan olumsuzluklardan
biri olarak da ‘bireyselleşme’ tehlikesinden bahsedilmekte. Özlenen
birlikteliği sağlamak adına bu husus ne gibi olumsuzlukları barındırmakta
ve Müslümanların nezdinde ne oranda yaşama fırsatı bulmuştur?
CEVAP: Bildiğiniz gibi küreselleşme ve bireyselleşme kelimeleri ithal
edilmiş, dışarıdan içeriye sokulmuş yabancı, ne idiği belirsiz, tanınmaz
ve bilinmez kavramlardır. Bu kelimelerin kullanılması batının elinde
insan adına bir ölçeği olmadığı için, bulunduğu konjuktüre göre yanlışların
devam ettirilmesinden ibarettir. Avaz avaz bağırarak be hey şaşkın!
Deyeceğim geliyor. Yöresellik olmadan küresellik olur mu? Yöresellik
küresellikle, kürsellik de yöresellikle dengelenmez mi? Yöreseli bilmeyen
küreselden ne anlar? Bunların yaptığı insanı ama başka insanları aldatmak,
kandırmak ve çaresiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Din ile bilim yani
din kuralları ile bilim kuralları ve bunarın ortaya koyduğu esas ve kanunlar
küreseldir. Ama bunların uygulama alanları demek olan teknoloji ile diyanet
asla küresel olamaz ve onlar yöresel olurlar. Hukuk ve güzel sanatlar da
böyledir. Onların da küresel tarafları bulunmakla birlikte daha çok yöresel
ağırlıklıdırlar.
Birey ve bireyselleşme ne demek, bunlar şaşkınca söylenmiş ifadelerdir.
Sen bireyin kişiliğini ekonomik kişiliğini, siyasi kişiliğini elinden alıp onu bir
maşa gibi kullanmış isen, sen kişinin bölünmez ve parçalanmaz şahsiyet ve
kişiliğini parçalamış isen, 18 yaşında evlenebilir, oy da kullanabilir yani
seçebilir, ama seçilemez dersen, eşyanın tabiatında serbestlik esas iken,
küçük bir üretim yeri için bile izin alman lazım dersen tabii ki sen bireyi
bölmüşsün parçalamışsın ve onu bireylikten çıkarmışsın demektir. Ona iadeyi
itibar etmek ve bu uğurda çalışmak hepimizin üzerine bir vecibe olur.
Fakat bireyselleşmeyi, toplumdan soyutlama, toplumla olan iletişimi,
bağı koparma, her an ve her an toplumla alış veriş içinde olmayı,
alacaklı ve borçlu olmayı bırakma toplumun denetim ve gözetiminde
olmayı yok etme velhasıl tolumdan ayrı kopuk ve müstakil yaşamayı
kastediyorlarsa o zaman onlara tek başına yaşam olamayacağına
her zaman her yerde örnek verilen Robinson Crusoe u göstererek bu
yol çıkmaz sokak, bundan dönün, birey-toplum ve fert-devlet
dengesine ve beraberliğine gelin deriz.
4. Soru: - Hep dillendirilen bir ifade; ‘İslam tek başına yaşanmaz ve toplumsal
anlamda yaşanılmayı (emir ve yasaklarının yaşandığı bir sosyal yapıyı)
hedefler; bu çerçevede ‘biz’ duygusunu müntesibine kazandırmıştır.
CEVAP: İslam neyin adıdır, bunu çok iyi anlamak lazımdır. İslam batının
religion’unda olduğu gibi sadece bir din olup kul ile Allah arasındaki ilişkileri,
ibadet ve ritüelleri düzenleyen bir kurum mudur, yoksa İslam kul ile Allah
arasındaki ilişkileri düzenlediği gibi, diğer tüm varlıklar arasındaki
münasebetleri de tanzim eder mi? İslam’ın dayandığı Kur’an ve sünnete
baktığımız zaman onun sadece bir din olmadığı, aynı zamanda bir düzen
olduğunu birey ve toplum açısından ve hatta tüm varlılar açısından birey
ve toplumun faaliyetlerini düzenlediğini görürüz. Gazali’nin Hocası Cüveyni’den
beri birçok İslam âliminin dini korumak, aklı, canı, malı ve nesli korumaktan
bahsettiğini görüyoruz. Burada din düzen anlamına geldiği gibi aklı korumak da
sadece içki içmemek değildir. Canı korumak da yalnız adam öldürme yasağı değil,
bugün batının bile henüz ulaşamadığı bireyi koruma kollama ve onu yaşatma
adına muazzam bir sosyalizasyon sistemi vardır. Yani İslam, dini, ilmi, içtimai,
idari, siyasi, iktisadi ve ailevi yönleri bulunan ilahi emir, yasak ve tavsiyeler
bütünlüğünün adıdır.
Mesela bir örnek, İslam düzeninde topluma hizmet eden bir kimse fakir ise
ücret ve maaş alır, eğer zengin ise almaz. Çünkü zengin olan veli iffetli davransın,
fakir olan ise örfe uygun olarak alıp yesin, buyrulmaktadır (Nisa 4/ 6). Ekonomik ve aile
hayatı hakkında da birçok esaslar getirilmiş bulunmaktadır. Farz-ı ayın emirleri
bireyi, farz-ı kifaye emirleri ise devleti ve toplumu ilgilendiren esaslardır. Mesela
Tevbe suresinin 60. ayetinde bütçenin giderler faslı açıklanmakta ve harcama
kalemleri sayılmaktadır. Böylece İslam’ın sadece sosyal yapıyı değil, tüm birey
ve toplum ilişkilerini ve insanla alakalı olan tüm yapıları hedeflediği görülmektedir.
Zaten “biz” duygusunun müslümanın bir şiarı olması onun sosyal, siyasal ve
ekonomik yapıdaki uzviyet ve taazzuv anlayışından kaynaklanmaktadır. Aile nasıl
doğal bir uzviyet ise devlet ya da toplum da öyle doğal bir uzviyettir. Aile bireyleri
birbirine ne kadar yakın ise ve aile bireylerine karşılıksız hizmet ediyorsa
devlet-toplum da öyledir.
5. Soru: - Bu anlamda ‘İslam Toplumu’ ile ‘İslam Ümmeti’ arasında nasıl bir kıyas
yapabiliriz? İslam'ın ulaşmak istediği toplum(İslam Toplumu) denen şümullü
yapı mıdır yoksa daha Farklı bir birliktelik modeli midir?
CEVAP: Ümmet Arapça bir kelime olup toplum demektir. Yani ümmetin
Türkçedeki karşılığı toplumdur. Kuranın kelimeleri kullanış tarzına ve
ümmet kelimesine baktığımız zaman bunu küçük birimler olarak
kullandığı gibi, büyük birimler için de kullandığını görürüz. Fakat sanki
İslam ümmeti denildiği zaman tüm Müslümanları içine bir organizasyon
gibi algılanmaktadır. Biz buna aslında İslam toplumu da diyebiliriz.
Bir bucak bir il veya bir devlet İslam toplumu olduğu gibi, bir devletler
camiası da yani İslam devletleri birliği de bir İslam toplumudur. Çünkü
Müslümanlar arasında her türlü dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik
esastır. Zira tüm Müslümanlar birbirlerinin velisidirler. Dünyadaki bütün
Müslümanlar birbirinden sorumludurlar. “Mümin erkekler ve mümin
kadınlar birbirlerinin velisidirler” (Tevbe 9/ 71).
Hatta Muhammed Hamidullah, bu anlamda Müslüman devletleri arasında
giriş ve çıkışlarda pasaportun da olmayacağı görüşündedir.
6. Soru: - Bunun yanında aidiyet veya tabiiyet duygusunun Müslümanların
zihninde yeterince yerleşmiş olduğundan bahsedebilir miyiz? Bu anlayışın
yerleşmesi ve yaygınlaşmasının önünü tıkayan engeller nelerdir?
CEVAP: İnsan için mensubu olduğu toplumun bir üyesi olmak önemli
bir konudur. Çünkü onlarla bir takım alacaklı ve borçlu olma hak ve
vazifelerine sahiptir. Kişinin ben Müslüman’ım, toplumum bana İslam’a
göre muamele etti, ben de toplumuma yine İslami esaslar dâhilinde
borçluyum demesi önemlidir. Bu anlamda mesela Ebu Hanife bir yöreden
mesela bir bucaktan başka bir yöreye bucağa zekât nakledilmesini
uygun görmemektedir. Mensup olduğumuz birim küçüldükçe hak ve
vazifeler alacak ve borçlar çoğalmakta birim büyüdükçe ilişkiler
azalmaktadır. Onun için bugün Müslümanlar İslam’ın getirdiği esasları
yeteri kadar bilmedikleri için, hiç bilmiyorlar deyeceğim ama bana
gücenirler diye korkuyorum, aidiyet veya tabiiyet duygusu gibi
ifadeler bizim için çok fantezi kalmaktadır. Bu anlayışın önündeki
en önemli engel bizzat Müslümanların kendileridir.
Müslümanların bugünkü düşünceleri, bilgileri, teori ve pratiklerinin
genel olarak söylüyorum tabi, İslam’la hiç bir alakası yoktur. İslam
dünyasındaki eğitim ve öğretim sistemleri 2. engeli teşkil etmektedir.
Bu eğitim ve öğretimler böyle devam ettiği müddetçe İslam ümmetinin
batının boyunduruğundan kurtulması asla mümkün değildir. Bu kölelik kıymete
kadar böyle devam eder.
7. Soru: - Kuran’da, Müslümanların ilişkilerinin düzeyini belirleyen “sizden olanlar…”,
“veli” gibi; aynı şekilde emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker hususunda
“içinizden bir ümmet bulunsun” ve sizden iki grup savaşırsa bağlamındaki
“iki grup” ve haber getiren “bir fasık” ifadeleri tam olarak neyi karşılıyor ve
mevcut durumda bu ayrım net bir şekilde yapılabilmiş, istenen gruplar
oluşturulabilmiş midir?
CEVAP: Söylemiş olduğunuz bu Kuran ve ayetlerden alınmış ifadeler aynı
şeyleri anlatan veya aynı şeyin basamaklarını dile getiren şeyler değildir.
Bir defa İslam siz ve başkaları derken burada ayrı ayrı ve farklı konumlar
dile getirilmektedir. Mesela ayette “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Resule
ve sizden olan buyruk sahiplerine itaat edin.” buyrulurken yöneticilere
itaat dile getirilmektedir. Bizim anlayışımıza göre İslam düzeninde
hükümet yani yöneticiler mahalle başkanından devlet başkanına kadar
uzanan başkanlar zinciridir. Bucak, İl ve Devlet kişiliğe sahip, gelir ve
gideri olan, kendilerine mahsus hizmet alanları bulunan ve başkanları
seçimle iş başına gelen birimlerdir. Köy, ilçe ve bölgelerin başkanları ise
tayinle iş başına gelirler. Bunların başkanları bir üst kuruluş tarafından
tayin edilir. Yalnız İslam düzenindeki başkanlık sistemi bugün anlaşılan
manada bir başkanlık sistemi değildir. Tüm birimlerdeki başkanlar toplumun
işlerin kesinlikle istişare, şura ve dayanışma ile yaparlar. Çünkü bu bir farzdır.
Kuranda veli evliya ve velayet kelimeleri daha çok hukuki velayeti ifade
etmektedir. Yani Müslüman üzerinde bir velayet hak ve vazifesi yine bir
müslümanındır. Onun için müslümanlara en aşağıdan en yukarıya kadar
bütün birimlerde başkan olacakların sadece mümin olması yeterli değildir,
aynı zamanda Müslüman olması gerekir. Yani İslam toplumunda kişi
Müslüman olmadıkça bir mahalle başkanı ve muhtar bile olamaz. Bu
kelimelere dost manası verilmesi yanlıştır. Allah Kuranda Yahudi ve
Hıristiyanları dost edinmeyin demiyor, onları veli edinmeyin,
yönetici edinmeyin diyor (Maide5/ 51).
Ayette “Ey inananlar, size fasık bir kimse bir haber getirirse,
onu araştırın” (Hucurat 49/ 6). Burada aslında pek çok şey söyleniyor.
Bunlardan birincisi İslam toplumunun uyanık olması her habere ve bilgiye,
yalana dolana pek pabuç bırakmaması, araştırması ve araştırarak hareket
etmesi, yanlış yapmama konusunda çok dikkatli ve titiz davranması.
Toplumda her çeşit insan bulunur. İslam toplumu olsa bile orada mümin,
münafık, ajan ve satılmış maşalık yapan insanlar bulunabilir. Münafıkları
ve ajanları toplumdan ekarte etmek mümkün değildir. Hz. Peygamberin
toplumunda bile bir sürü münafık vardı. Hele bugün yeraltının yer üstünden
daha fazla icra-i amel ettiği ortamlarda bunlardan uzak kalmak mümkün
değildir. Onun için çok dikkatli olarak hele sorumlu mevkilerde olanlar
onun bunun kışkırtmalarına kapılmadan yapılması lazım gelen şeyleri
ortaya koymalılardır. Sonra son pişmanlık fayda vermediği gibi öfkeyle kalkan
zararla oturabilir. Bugün bile ülkemizde Cumhur başkanlığı seçimi dolayısıyla
oynanan oyunlar ve döndürülen dolaplar herkesin gözleri önünde cereyan
etmektedir.
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden kötülükten yasaklayan bir
cemaat (topluluk) olsun.” (Ali Imran 3/ 104) ayeti yine İslam toplumu
ile alakalı bir metindir. Bu ayette adeta toplumun beyni ve merkezi dile
getirilmektedir. Toplumu adeta koruyup kollayan ve yönlendiren aslında
bu ekiptir. Bunlar kimdir işte o hususta ihtilaf edilmiştir. Aslında bu görev
kifaye farz olmakla yerine getirilmediği zaman bütün Müslümanların günaha
girmiş olacakları açıktır. Elmalılı bu ayetin tefsirinde şöyle der: Bu suretle hayra
davet v emr-i bilmaruf, nehiy anilmünker yapacak bir ümmet ve imamet teşkili
Müslümanların imandan sonra ilk dini farizalarıdır. (Hak Dini II, 1155). Bu belki
kamu hukukunu ilgilendiren bir husustur. Ama şunu söyleyelim ki, Emevi ve
Abbasilerden beri baştakilerin zulmü ve siyasi baskıları yüzünden Kuran ve
sünnetin yönetim ile ilgili esasları pek ortaya çıkamamıştır, diyebiliriz. Zaten
başta baş olmazsa, çobansız sürünün dağıldığı gibi başsız toplumun da dağılmaya
mahkum olacağını bilmek keramet değildir. İşte o zaman başıbozukluk olur,
mantar gibi yerden gruplar, fırkalar, ajan Hizbullahlar çıkar.
Onun için bugün toplumun içinde olan grupların bütün yönleriyle doğal
olduğunu söylemek mümkün değildir. Mesela dini cemaatlerin ortaya çıkması
daha çok devlet yapılanması yetersiz ve eksik olduğundan kaynaklanmaktadır.
Mesela eğitim ve öğretimin devletle ve resmiyetle ne alakası var. Eğitim ve öğretim
en küçükten en büyüğüne kadar vakıflara ve sivil topluma bırakılarak ücretsiz
olmalıdır. Çünkü su, devletin elinde 100 derecede kaynarken, milletin elinde
50 derecede buharlaşmaz. İlim her yerde ilimdir; ama ilim adına bir takım
sahtekarlar da ortalığı kaplamışsa ve bir tür yalancılık varsa, ilim, din ve
birtakım değerler politikaya feda ediliyorsa, aka kara, karaya da ak deniyorsa
yani tuz koktuysa, artık bu kokuşmuş toplumu düzeltmek de o kadar kolay
olmasa gerektir.
8. Soru: - Son olarak Müslüman toplumun, İslam’ın öngördüğü birlikteliği
(Cemaat, ümmet adı her neyse…
sağlamalarını olmalarını engelleyecek
potansiyel zaafları nelerdir? Bu anlamda Kitab’a yönelik yaklaşımlar hakkında
neler söyleyebilirsiniz? (Zira Kur’an dağılmamamız için sımsıkı sarılınması gereken
yer olarak Allah’ın İpi’ni göstermekte…
CEVAP: Ülkemizde ve dünyadaki Müslümanlar din olarak çağı yaşamamaktadırlar.
Hz. Peygamber ve büyük sahabiler Refik-ul A’la’ya ve dar-ı bekaya intikal edip
İslam toplumu, ateist sasani toplumu ve eskimiş Hıristiyan kültürü Bizans ile
karşılaşınca fikir ve düşüncede yenilenme ihtiyacı hissettiklerinden, yeni ortaya
çıkan mezheplerle değişimi ve gelişmeyi sağlayarak ortama uyum sağladırlar.
Tabi zaman mezheplerin görüşlerini de bir çok fikirlerini de mürura uğrattı.
1300 yılında batı dünyası değişim ve dönüşüm için adım attı. Bu defa nöbet
sırası onlara gelmişti. Müslümanlar ise her şeylerini batıya kaptırarak bilhassa
1699 tarihinden itibaren, isterseniz siz buna 1700 diyebilirsiniz, küçülme,
maddi ve manevi anlamda dağılma, ilim, fikir, düşünce edebiyat ve sanat adına
da parçalanma ve yok olma sürecine girdiler. Böylece ilim, fikir, düşünce gitti;
topraklar gitti, İslam birliği gitti, Tunus gitti, Fas gitti, Cezayir gitti; eski toplum
bütün evsafıyla yok oldu. Tek kelime ile her şey darmadağın oldu.
Ama Kuran ortadadır. Dün insanları en medeni, en adil, en dürüst, en bilgili
ve varlıklara karşı onları en faydalı hale getiren, hidayet eden ve yol
gösteren Kuran elimizdedir. Kur’an kendisi mucize olduğu gibi aynı zamanda
Müslümanların elleriyle de mucizeler yaratan bir kitaptır. Bir İngiliz olan
Lord John Davenport “Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim” adıyla yazmış olduğu
eserinde Müslümanların mucizeler yarattığını cihan tarihinde bulunmayan şeyleri
yaptıklarını 30 sene içersinde çağının iki süper gücünü yendiklerini söylemektedir.
Müslümanlar eğer hem kendilerini ve hem de tüm insanlığı kurtarmak istiyorsa,
hem kendileri ve hem de bütün insanların mutlu ve müreffeh olmalarını
diliyorlarsa mezhepler zamanında olduğu gibi yeniden Kur’ana dönmelidirler.
Kuranı yeniden anlamalıdırlar. Ama Kuranı anlamak için bu anlamda anlamak
için onun dilinin bilinmesi gerekir. Tüm klasik Arapça dil bilgileri bilinmeden ve
çağın matematik, fizik, kimya, astronomi, biyoloji, ekonomi...gibi ilimler bilinmeden
Kuran size bir şey söylemez. Siz Kurana bir kurtuluş reçetesini sorarsanız onu
anlama metodolojisini de bilmeniz gerekir. Zaten bir takım görevliler de vardır sizi
dininizden saptırmak için çalışan ve uğraşan. Vergiden bahsedersiniz, bunun dinle
ne alakası var derler, eğitim ve öğretimden bahsedersiniz bunun İslam’la ne ilgisi
var derler. Müslümanlar ayette ifade edildiği gibi dinlerini fırka fırka ayırdılar ve
kendileri de paramparça oldular (Enam 6/ 159). Kuran ruh ile uğraşmayın diyor
Müslümanlar ona dayalı şeyler yapıyorlar; Kuran kıyameti Allah bilir ve bir nevi
bununla uğraşmayın diyor Müslümanların en çok hoşlandığı şey kıyametten
bahsetmek, Kur’an “Allahın ipi olan Kurana topluca yapışın, sarılın ve sakın
ayrılmayın” diyor (Ali Imran 3/ 103). Müslüman ise başka şeylere yapışıp ve başka
kimselere sarılıp böylece bölük pörçük oldular ve oluyorlar. Hemen hemen bugün
Kuran ne dediyse çoğunlukla Müslümanlarda onun aksi mevcuttur.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra İslam’da toplum anlayışı dediğimiz zaman en
küçüğünde en büyüğüne kadar kafamızda şöyle bir organizasyon şekillenebilir.
Bir defa birey kişiliğe sahip olan bir şahsiyettir. İslam’da hakiki şahsiyet ve hükmi
şahsiyet, bugünkü ifade ile özel ve tüzel kişilik vardır. Kuran’da milletine
“Ey kavmim! Ey kavmim! Diye hitapta bulunan birçok peygamberler vardır. Mesela
Musa kavmine “ey kavmim demişti” (Bakara 2/54), Hz. İbrahim (En’am 6/78),
Hz. Muhammed (Enam 6/134), Nuh (a.) (A’raf7/ 59), Hud Ad kavmine gönderildi
(A’raf 7/65), Semud kavmine Salih peygamber (A’raf 7/ 73), Lut peygamber,
Şüayb peygamber bunların tümü hep kendi milletine hitap ettiler. Sadece
Hz. Peygamberdir ki, hem kendi milletine ve tüm insanlığa hitap etti.
“Ey insanlar! ve ey insanlık! dedi. “Ey insanlar’ de ben Allah’ın sizin
hepinize gönderilmiş elçisiyim” (A’raf 7/ 158). Onun için bütün peygamberler
yöresel Hz. Muhammed ise küreseldir. Onun için onun getirdiği din evrensel
organizasyonu kurmak zorundadır.
Kurandaki hitap kişiliği gösterir. Kuranda eve, aileye yani oturduğumuz daireye
hitap yoktur. Yani ailenin kişiliği olmadığından, daire adına bir muamele yapılmaz.
Elektrik ve su ihtiyaçları daireye göre değil, içinde oturan insan sayısına göre olur.
Aileden sonra mahalle gelir. Ailenin kişiliği yoktur ama, mahallenin kişiliği vardır
ve her mahallede bir mescid bulunur. Aile en az 3 kişi kabul edilirse, mahalle de
en az 30 kişi olur. Köyün kişiliği olmayıp en az 300 kişi, bucak ise en az 3000 kişi
olup ilk tam teşekküllü bir toplum birimidir. Bucak her türlü dini ilmi içtimai, idari,
siyasi, iktisadi ve ailevi hak ve vazifelere ehil, kendi kendini yöneten, mahkemeleri,
pazarı,güvenlik kuvvetleri olan müstakil bir toplumdur. Cuma namazı da burada yani
bucak merkezinde kılınır ve bir yerde kılınır. Bucaktan sonra ilçe gelir, onun şahsiyeti
yoktur. Sonra il gelir onun kişiliği vardır, sonra eyalet-bölge gelir kişiliği yoktur.
Sonra devlet gelir onun kişiliği vardır. Sonra dünya İslam birliği gelir ki onun kişiliği
yoktur, yani o seçimle değil tayin ile oluşur. Kişiliği olan yerlerde seçim vardır,
olmayan yerlerde ise tayin vardır.
Kurandaki kavm kelimesini millet-devlet anlamında anladığımızı az önce söylemiştik.
Bu aynı zamanda dil birliğini ifade eden bir anlayıştır. Buna göre farklı devletler farklı
dilleri konuşular. Başka bir ifade ile aynı dili konuşanlar tek millet tek devler olurlar.
Buna göre İran fethedildiği zaman onu Medine’ye bağlamak yanlıştı. Zira Kuran’da
Hz. Peygamber için sen bir uyarıcısın, her bir kavim-devletin ise hadisi, yol gasterip
yöneticisi vardır, buyrulmaktadır (Ra’d 13/ 33).
En geniş İslam toplumu ise İslam birliğidir. Onun merkezi de Mekke’dir. Mekke tüm
İslam ümmetine ve tüm dünya Müslümanlarına ait olan bir merkezdir. Öyleyse orayı
tüm İslam devletleri birlikte yönetmelidir. Bunun için her devlet oraya temsilci
gönderir. Bu temsilciler Mekke yönetimini üzerine aldığı gibi dünya Müslümanlarının
tüm işleri hakkında istişareler yaparak onların dini, ilmi, siyasi ve iktisadi konularda
ve meydana gelen beynelmilel olaylarda görüş bildirir ve tavsiyelerde bulunur. Hatta
iki İslam devleti arasında savaş çıktığı zaman Mekke’de bulunan birleşik İslam askerleri
savaşı barışla veya güç kullanarak önler. Bu Mekke yönetim başkanlığı sıra ile dönerli
olarak da yapılabilir.
Mekke yalnız Müslümanların merkezi değil dünyanın da merkezi olarak bilinmektedir.
Kabe de dünyanın en eski ibadet yeridir.
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de alemler için mübarek ve doğru
yol gösteren Kabe'dir. Burada apaçık deliller vardır. İbrahim'in makamı vardır;
kim oraya girerse güvenlik içinde olur.” (Âl-i İmrân Sûresi, 96-97).