Gavs-ı Kasrevî diye bilinen mürşidim Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisî (k.s.) Hazretleri'nin, Abdulcelil adında bir müridi vardı. Tövbe etmeden önce, eşkiyanın reisiymiş; daha sonra kunduracılığı meslek edinmişti. O, şöyle anlatmıştı:
- Siirt'in Kozluk ilçesinde "Seyda" adıyla tanınan bir hocamız vardı. Bizim yörede büyük alimlere "Seyda" denirdi. Bir gün bu zat, benden üç çift ayakkabı yapmamı istedi ama bir şartı vardı:
- Düğüne bir hafta var, yetiştir giyelim, diyordu.
Ben de kendisine:
- Öyleyse benim de bir şartım var. Müridleri, Gavs-ı Kasrevî Hazretleri'ne ziyarete gidiyorlar. Bizimle beraber onu ziyarete sen de gel, dedim.
Seyda kabul etti, birlikte Gavs Hazretleri'ne vardık. Gavs Hazretleri bana:
- Hoca efendiyi divana davet et, dedi.
Denileni yaptım, az sonra yemek geldi. Bir Tepsi içinde bal, yoğurt, peynir ve çay vardı. Şeyda bana:
- Bu zat, her gün bal ikram eder mi?, dedi.
- Şimdiye kadar ben hiç rastlamadım, dedim.
- Peki bugün niye verildi? diye sordu.
- Ben de latife ile 'bal ve peynir sana, olsa olsa yoğurt bana ikram edilmiştir!' dedim. Seyda:
- Anladım dedi.
Derken Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisî Hazretleri yanımıza, divana geldi. Ayağa kalktık, kendisine hürmet ettik; Seyda ile konuşmaya başladı:
- Hoca!
- Efendim.
- Bahçedeki şu ağaç, dut ağacı değil mi?
- Evet, efendim.
- Allahu Tealâ'nın işine bak, meyvesi küçücük, yaprağı ne kadar büyük! Oysa yaprağı kadar meyvesi olsaydı, kocaman dut yerdik değil mi?
- Allah'ın hikmeti efendim, Mevlam böyle dilemiş.
Gavs Hazretleri aynı soruyu tekrar ona sordu. Seyda aynı cevabı verdi. Daha sonra Gavs Hazretleri Seyda'ya:
- Hoca! Biri elinde daha verimli bir dut dalı ile bu ağaca aşı yapsa, bu ağacın meyvesi değişir mi? diye sordu. O da:
- Değişir efendim, dedi.
O sırada ne olduysa Seyda, Gavs Hazretleri'nin elini tuttu ve öpmeye başladı. Müridi olmak için ona biat etti ve tasavvuf dersi aldı. Daha sonra ben hocaya bu davranışının sebebini sordum:
- Hocam, bal ve dut meselesinin iç yüzü nedir? dedim. Bana şunları anlattı.
- Ben her sabah üç kaşık bal yerim. Buraya geleceğim gün, sen beni erken getirdin dolayısıyla bal yiyemedim. Ama gelirken içimden, 'bu zat kamil bir mürşit ise balımı göndersin' dedim. Buraya gelince de bal ikram ettiler.
Bu arada yine gönlümden ilim ve akıl niye yeterli olmasın? Bir mürşide niye bağlanayım? diye hep düşünürdüm. Aslını sorarsan bir mürşide bağlanmayı doğrusu kabul edemiyordum. Bu zat, benim bu düşüncemi dut ağacı örneğini vererek çürüttü, adeta:
- Hoca, sen kamil bir insan tarafından terbiye edilirsen, Allah'ın bir veli kulu ile eğitilirsen, gönlünde marifet ve muhabbet artar, biz sadece aşı yaparız, gafil olan gönüllere muhabbet ve sevgi aşılarız, diyordu.
İşte tasavvuf, insanoğlunun gövdesinde çeşitli meyveler verdirir, kötülükleri iyiliğe, ilmi amele, amelleri salih seviyeye ulaştırır, insanın halini güzelleştirir, müminin içindeki cevherleri geliştirir.
Ebu Nuaym el-isfehani Hazretleri, yine Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimiz hayatından verdiği örnekle tasavvufu şöyle tarif eder:
"Tasavvuf, Allahu Tealâ'nın rızasına kavuşmak için bu uğurdaki sıkıntılara (seyr-i sülük) katlanmaktır. "(Ebu Nuaym, Hılye. I, 64)
Bir gün Ebubekir (r.a.) Efendimizin hizmetçisi, kendisine yemek getirmişti. Yemeğe başlayınca, hizmetçisi:
- Efendimi Daha önce sofraya her getirdiğim yemeği nereden, nasıl hazırladığımı soruyordunuz. Bugün hiç sormadınız, dedi. Hz. Ebubekir (r.a.):
- Açlık onu sormamı bana unutturdu, dedi. Ardından hizmetçisine:
- Peki bunları nereden getirdin? diye sordu. Hizmetçisi:
- Efendim, ben müslüman olmadan önce sihir yapardım. Biri bana sihir yapmam karşılığında yemek vadetmişti. Onlar, şimdi düğün yapıyorlar, yemek ikram ediyorlar.
- Bu, sihir karşılığında verilen bir yemek mi? dedi ve ardından istifra yapmaya çalıştı. Yanındakiler:
- Ey Ebubekir! Bu haram değil, hırsızlık hiç değil. Bir lokma için niçin kendine bu kadar ızdırap ediyorsun? dediler. Hz. Ebubekir (r.a):
- Eğer canım çıkma pahasına da olsa bu lokmayı çıkartırım. Zira iki cihan Serveri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Haram yiyen her ceset, cehenneme yakındır."(Ebu Nuaym, Hılye, I. 31; Taberanî, M.Kebir, IV, 5759 Suyutî, C. Sağir, II, 279; Zebîdî, i.Sâde. V.228)
Yediğimiz lokmaların vücudumuzda mutlaka tesiri olur. Helal ise fayda, haram ise zarar verir. Haram lokma veya helal lokma zamanla kendini gösterir. Helal yiyenin edebi, ahlakı, Allah ve Resulüne olan sevgisi gün geçtikçe artar. Haram yiyen ise bunlardan zamanla mahrum kalır.
Allah dostlarından Ebu'l Vefa Hazretleri'nin bir komşusu vardı. Bu komşusu keçi derisinden kırba yapar, onunla su taşırdı. Ne var ki Ebu'l Vefa Hazretleri'nin oğlu, eline geçirdiği bir şiş ile komşusunun kırbasını deliyordu. Bu öyle bir hale, geldi ki, yapılanlar komşusunun canına tak etti. Babası kamil bir insan, oğlu ise yaramaz! Derken komşusu dayanamadı bir gün bu zatın yanına gitti ve:
- Efendimi Evladınız su taşıdığımız kırbalarımızı delik deşik etti. Söylemek istemezdim ama çok mağdur olduk, dedi.
Bunun üzerine Ebu'l Vefa Hazretleri, komşusundan özür diledi. Kırbalarının masrafını ödedi. Daha sonra evine geldi ve hanımına:
- Hanım! Çocuğumuz, komşumuzun kırbasını delip duruyormuş, bunun bir sebebi olmalı, haram lokma yedik mi? düşünmeliyiz, dedi.
Birkaç gün düşündüler. Bir gün hanımı:
- Efendim! Herhalde bu hata benden kaynaklanıyor, dedi. Ebu'l Vefa Hazretleri'ne düşüncelerini şöyle anlattı:
- Ben aş erme dönemindeydim. Komşumun evine gitmiştim, baktım rafa limonları dizmişler, o kadar canım çekti ki utancımdan evin sahibesinden limon isteyemedim. Ama bir ara komşum odadan ayrılınca, elimdeki tığ ile limonu deldim ve suyunu emdim.
- Hanım! işte o tığ, şimdi bizim çocuğun elindeki şiş olmuş kırbaları deliyor! Kalk gidelim, komşumuzla helalleşelim, hatamızı düzeltelim.