|
full dini hikaye arşivi
|
03-02-2008 11:20 AM |
|
The PEst.
ฮ ĐΣŊĕďĩм ờŁмλđĮ ้ گڤ

Üye No: 62
Mesajlar: 10,754
Karma Puanı: 4700
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
|
RE: full dini hikaye arşivi
Melik ve Bekçi
Zamânın sultânı Melîk Zâhir Mücirüddîn, bir defâsında Abdullah el-Acemî hazretlerinin köyüne gitmişti. Abdullah el-Acemî bahçelerde bekçilik yapıyordu. Melik onu bir bahçe içinde görüp:
"Ey Genç! Bize tatlı bir nar getir." deyince, bulunduğu bahçedeki bir nar ağacından nar koparıp teşekkürlerürdü.
Melik kesip tadına baktı ve;
"Bu nar ekşi sen nasıl bekçisin narın ekşisini tatlısını ayırd edemiyorsun?" dedi.
Abdullah el-Acemî kendisine âid olmayan meyvelerden hiç yemediği için, ekşisini tatlısını bilmiyordu. Melîk'in sözleri üzerine hem üzüldü hem de mahcûb oldu. Gidip bir ağacın altında namaza durdu ve iki rekat namaz kılıp şöyle duâ etti:
"Yâ Rabbî bana hangi narın tatlı olduğunu bildir, gidip Melîk'e vereyim..."
Onun namaz kılışını ve duâ edişini seyreden Melik hayretinden atın üstünde donakalmıştı. Çünkü ağaçlar da onunla secdeye gidiyorlardı. Hayatında ilk defa böyle bir halle karşılaşıyordu. Hayretle;
"Ağaçlar! Evet, ağaçlar! O secdeye kapandıkça ağaçlar da secdeye kapandılar! Demek bu genç erenlerden!" diyerek atından indi. Ayakta durarak Abdullah el-Acemî hazretlerine sevgiyle baktı. Sonra koşup ayaklarına kapandı.
Abdullah el-Acemî hazretleri geri çekilerek böyle yapmasına mânî olmak isteyince Melik Zâhir;
"Sen namaz kılarken şu bahçenin bütün ağaçları seninle birlikte secdeye kapandılar. Bunun kerametiniz olduğunu anladım. Sen mübârek bir kimsesin."dedi.
Abdullah el-Acemî'nin;
"Belki hâyâl gördünüz..." buyurması üzerine;
"Hayır! Vallahi gerçek gördüm. Melik aslında sizsiniz. Biz Melik değil sizlerin hizmetçisiyiz." dedi.
Bu konuşmalardan sonra Melik Zâhir ona duyduğu yakınlığı daha da artırmak istedi. Ona ısınmış, kalbi kaynamıştı:
"Benim edebli ve sana lâyık bir kızım var. Onu size nikahlamak isterim." O; "Efendim ben, malı mülkü olmayan, bir garibim" cevabını verdi.
Fakat Melîk niyetinde kararlı ve çok ısrarlı idi. Abdullah el-Acemî hazretleri onun bu samîmî ve candan isteği karşısında teklîfini geri çevirmedi. Nikâhları yapıldı.
Melik Zâhir saraya gidip durumu hanımına anlatınca o da memnun olup, kızının çeyizini düzdü. Sonra, kızını sultan kızına lâyık bir şekilde develer yükü çeyizle gönderdi.
Düğün alayı Abdullah el-Acemî'nin köyüne yaklaşınca haberciler durumu Abdullah Acemî hazretlerine bildirdiler. Bu haber üzerine düğün alayını karşıladı. Sultanın kızı bir deve üstünde tahtırevan içinde geliyordu. Peşinde de katar hâlindeki develer üzerinde yükler dolusu eşyâ vardı. Sultanın kızına yaklaşıp;
"Ey Sultân kızı! Benim hanımım olmayı mâdem ki kabul ettin, şimdi senden bazı isteklerim var!" deyince kız;
"Evet, buyurun söyleyin." dedi.
"O halde şimdi, sen üzerinde bulunduğun deveden in! Üzerindeki o süslü elbiselerin yerine benim vereceğim şu sâde elbiseyi giy. Sonra şuradaki bahçıvan evine gir." buyurdu.
Kız isteğini memnuniyetle yerine getirdi.
Melik Zâhir ile Abdullah el-Acemî hazretlerinin arasında geçen bu hâdise Irak'ta evliyâ bir zât ve talebeleri tarafından duyulmuştu. Ziyâret etmek için Abdullah el-Acemî'nin köyüne geldiler.
Köye geldiklerinde, Abdullah el-Acemî bahçede çalışıyor, bahçenin otlarını topluyordu. Gelen ziyâretçi heyetinin reisi Allahü teâlâya duâ etti ve otlara işaret etti. Allahü teâlânın izni ile otlar bir yere toplandı. Abdullah el-Acemî hazretleri onları karşıladıktan sonra;
"Niçin böyle yaptınız?" diye sordu.
O zât;
"Efendim sizin yorulmamanızı, nasihat etmenizi istedim." deyince de;
"Biz, böyle olmasını isteseydik, Allahü teâlânın izni ile otlar toplanırdı. Lâkin biz alın teri ile lokma yeriz." dedi ve alnında toplanan terleri sildi. Terleri parmaklarından damla damla toprağa döküldü.
Sonra;
"Ey bahçemin otları eski bulunduğunuz yere dönünüz." dedi. Otlar bahçeye yayılıp eski hallerini aldılar.
Ziyâretine gelen zât onun yanından ayrılmadı. Vefâtına kadar hizmetinde ve sohbetinde bulundu.

|
|
 
|
|
 |
03-02-2008 11:21 AM |
|
The PEst.
ฮ ĐΣŊĕďĩм ờŁмλđĮ ้ گڤ

Üye No: 62
Mesajlar: 10,754
Karma Puanı: 4700
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
|
RE: full dini hikaye arşivi
Misvaksız Namaz
Hazret-i Ömerin (ra) zemân-ı şerîflerinde, Şâm şehri civârında, bir kal'ayı muhâsara etdiler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaşdı. Feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, islâm askerinin hepsini huzûruna çağırıp,
-Bu âna kadar kal'anın feth olunamamasının sebebi nedir. Kâfirler kimlerdir ki, islâm askerine karşı koyarlar. Aranızda zâhiren bir hatâ sâdır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdı, diye şiddetli azarladı.
Eshâb-ı tâhire varıp, herbirisi tevbe ve istigfâr ile meşgûl oldular. O esnâda Eshâb-ı güzînden birisi ağlıyarak, hazret-i Ömerin (r.a) huzûrlarına gelip, dedi ki,
-Yâ Emîr-el-mü'minîn, bu gece teheccüde kalkdığım vakt, karanlık olduğundan, misvâkımı arayıp, bulamadım. Misvâksız nemâz kıldım. Var ise benim hatâmdandır.
Hazret-i Ömer (r.a) buyurdu ki,
-Tevbe ve istigfâra devâm eyle. Bir sâat geçmeden kal'a feth oldu.
Şimdi, ey mü'min kardeşlerim.
İslâm askerine lâzım olan budur ki, doğru yoldan dışarı bir adım atmazlar. Böylece, vardıkları yerlerde yüz aklıklar edip, fethler müyesser olur. Yoksa cevr ve zulm ne dünyâya ve ne âhırete yarar. Zâlimler dünyâda ve âhıretde perîşânlıkdan kurtulamazlar. Hattâ nice mu'teber kitâblarda meşâyıh-ı ızâm rivâyet buyurmuşlardır: Bir asker zulm üzerine olsa, Allahü tebâreke ve teâlâ, muhârebe safında, düşmanla karşılaşınca, o zâlim askerin kalbine vehm ve korku verip, düşmân üzerine galebe etmeden firâr eder. Ceng etmeğe aslâ iktidârı olmaz. Ba'zı meşâyıh rivâyet etmişdir ki, zulm muhârebe mahallinde, bir kerîh şekle girip, hemen muhârebeye başlanınca, zâlimlerin gözlerine korkulu görünüp, savaşmağa mecâlleri kalmayıp, firâra başlarlar. Allahü teâlâ âlimdir. Böyle hâller çok olmuş, tecrîbe olunmuşdur. Allahü teâlâ nefslerimizin şerrinden, çirkin işleri yapmakdan hepimizi muhâfaza buyursun.
Kaynak: Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

|
|
 
|
|
 |
03-02-2008 11:21 AM |
|
The PEst.
ฮ ĐΣŊĕďĩм ờŁмλđĮ ้ گڤ

Üye No: 62
Mesajlar: 10,754
Karma Puanı: 4700
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
|
RE: full dini hikaye arşivi
Melekler Yıkadı
Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendiği günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbını toplayarak islâma saldırmak ve yok etmek için bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan Mekkeli müşriklere karşı harp yapılması kararını vermişlerdi. Harbe katılacak sahâbiler tek tek evinden çağırıldı. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala'nın evine uğradı. Bu karar ve resûlullah Efendimizin emri ona da ulaştı. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma fırsatını bulmadan Uhud'a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasından koşmaya başladı ve eshâbının arasına katıldı.
Harp sona erince Müslümanlar Medine'ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı sevgili peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen hazreti Hanzala'nın dul hanımı da vardı.Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili peygamberimiz (a.s) cevaplıyordu. En son olarak soru sorma sırası, şehit olan Hanzala'nın hanımına gelmişti. Resûlullah Efendimize yaklaşarak:
- Ey! Allahın Resûlu! Hanzala nerede?
Sevgili peygamberimiz cevabında:
-''Hanzala şehit oldu'', buyurdu.
Bunun üzerine Hanzala'nın hanımı:
-Yâ Resûlullah, şu anda söyleceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katıldı. Bildiğiniz gibi şehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, dedi.
Bunun üzerine sevgili peygamberimiz yarı hüzünlü bir şekild:
-Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala'yı rahmet suları ile melekler tarafından yıkanırken gördüm, buyurdu.
Bunun üzerine bütün sahâbiler Uhud yolunu tuttu ve herkes Hanzala'yı aramaya başladı. Daha sonra sahâbiler Hanzala'nın henüz vücûdu kurumamış ve ıslak bir şekilde buldular. Sevgili peygamberimizin müjdesini bizzat gözleriyle gördüler.
Bunun için O'na ''Gasilül- melâike'' yani (Meleklerin gusül ettirdiği Hanzala'' denir. Bu evlilikten Eshâbın büyüklerinden hazret-i Abdullah dünyaya geldi.
Kaynak: Biriz.biz

|
|
 
|
|
 |
03-02-2008 11:21 AM |
|
The PEst.
ฮ ĐΣŊĕďĩм ờŁмλđĮ ้ گڤ

Üye No: 62
Mesajlar: 10,754
Karma Puanı: 4700
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
|
RE: full dini hikaye arşivi
Lokman Hekİm
Hazret-i Lokman Allah'ın veli kullarından, güzel konuşan, hikmet sahibi salih bir kişiydi. Kur'an'da ondan övgüyle bahsedilmektedir. Davud Aleyhisselâm zamanında yaşamıştır. Siyah renkli bir köle idi. Fakat pek güzel sözleri, geniş bilgisi ve üstün halleri vardı. Bir sohbet sırasında adamın biri ona şöyle demişti:
- Sen bir koyun çobanıyken, insanlar sözlerini neden önemsiyorlar?
- Ben gözümü harama kapadım, dilimi tuttum, az yemekle yetindim, sözümü yerine getirdim, beni ilgilendirmeyen şeylere karışmadım, sustum.
Hz. Lokman'ın efendisi, bir koyun kesip en iyi tarafından iki parçasını kendisine getirmesini istemiş. O da kestiği koyunun dilini ve kalbini kesip getirmiş. Sonra da bir koyun daha kesip en kötü iki parçasını atmasını istemiş. O da kestiği koyunun dilini ve kalbini koparıp atmış. Efendisi bu işe bir anlam vermeyip sebebini sorunca şöyle demiş:
- İyi oldukları zaman dilden ve kalpten iyisi yok, kötü oldukları zaman da onlardan kötüsü yoktur!
- İnsanların hangisi daha alimdir? demişler.
- İnsanların bilgisinden yararlanıp kendi bilgisini arttırandır, demiş.
Şu hikmetli sözler ona aittir:
- Dört yerde dört şeyi korumak, iki şeyi unutmamak, iki şeyi de unutmak gerekir. Korunacak şeyler: Namazda gönül, halk içinde dil, yemekte boğaz, el evinde göz. Unutulmayacak şeyler, Allah'ın büyüklüğü ve ölümdür. Unutulması gerekenler de, birine ettiğin iyilik ve sana yapılan kötülüktür.
Hz. Lokman bir gün Davud Aleyhisselâm'a uğradığında, onun demirden halkalar yapıp birbirine geçirdiğini görmüş. Bunun ne olduğunu merak edip sormak istemişse de, konuşmak yerine susup sabretmiş. Biraz sonra Davud Aleyhisselâm demir zırhını tamamlayıp üstüne giyince işin aslı anlaşılmış. Hz. Davud ona dönerek:
- Bu elbise savaşta darbelere engeldir, deyince Hz. Lokman da:
- Sabretmek güzel şeydir, üzüntüyü giderir, demiş.
Kaynak: Biriz.biz

|
|
 
|
|
 |
03-02-2008 11:21 AM |
|
The PEst.
ฮ ĐΣŊĕďĩм ờŁмλđĮ ้ گڤ

Üye No: 62
Mesajlar: 10,754
Karma Puanı: 4700
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
|
RE: full dini hikaye arşivi
Garip Karşılanan Bir Adak
Allah dostlarından biri olan Abdullah Kalanisi (K.S.) bir defasında gemi ile yolculuk ederken şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemide bulunan yolcu ve mürettebat dua ettiler ve birer adakta bulundular.
Abdullah Kalanisi'nin de bir adakta bulunması için kendisine işaret ettiler. Abdullah Kalanisi, kendisine adfakta bulunması için işaret edenler:
- Ben şu fani dünyadan alakamı kestim. Beni böyle işlere karıştırmayın, dediyse de dinlemediler ve adakta bulunması için ısrar ettiler.
Onların bu kadar ısrarları karşısındfa Abdullah Kalanisi:
- Eğer Allah beni buradan sağ salim kurtarırsa ben fil eti yemeyeceğim, diye onlara göre garip bir adakta bulunur.
Gewmi mürettabatı ve yolcular:
- Hiç insan fil eti yer mi? Neden böyle garip bir adakta bulunuyorsun?, dediler ve kendi aralarında bu zatın akli dengesinin yerinde olmadığına hükmettiler.
Bu konuşmalara kulak misafiri olan Abdullah Kalanisi:
- Şu anda gönlüme gelen budur. Ben de bu şekilde adakta bulundum, dedi.
Cenab-ı Hak onları şiddetli fırtınadan kurtarıp karaya çıkardı. Orada günler geçmesine rağmen yiyecek buılamadılar. Açlıktan yıkılacak bir haldeyken bir fil yavrusu gördüler. Hemen onu öldürüp etini yemeğe başladılar, Abdullah bin Kalanisi ahdine ve adağına sadık kaldı ve fil etinden yemedi.
Onlar:
- Burada zaruret var. Biz zaruret olduğu için yiyoruz. Sen de ye!, dediler.
Fakat Abdullah bin Kalanisi onalrın sözlerini hiç dinlemedi, gerçekten aç olmasına rağmen yine de fil etinden yemedi. Onlar fil etini yiyince aniden üzerlerine bir uyku hali çöktü ve uyuyakaldılar. Biraz sonra fil geldi. Yavrusunun kemiklerini orada görünce, önce uyuyanları tek tek kokladı. Üzedrinde yavrusunun kokusu bulunan herkesi öldürdü. Sonra abdullah bin Kalanisiye geldi. Onda koku bulamayınca sırtını çevirdi ve sırtına binmesini işaret etti. O da filin sırtına bindi. Onu bilmediği bir yere teşekkürlerürdü. Orada sırtında indirdi. Sehar vakti bir cemaat ile karşılaştılar, cemaat onu alıp evlerine teşekkürlerüürp, misafir ettiler.
İşte ahde vefa ve onun güzel bir neticesi...
Dini Hikayeler, Bayram Altan

|
|
 
|
|
 |
03-02-2008 11:21 AM |
|
The PEst.
ฮ ĐΣŊĕďĩм ờŁмλđĮ ้ گڤ

Üye No: 62
Mesajlar: 10,754
Karma Puanı: 4700
Cinsiyet: Bay
Nereden: Erzurum
|
RE: full dini hikaye arşivi
Gazneli Mahmud ve Ayaz
Hindistan'da kurulan Türk İmparotorlukları sultanlarından meşhur Gazneli Mahmut bir gün saray ekranıyla beraber ava çıkar. Avda önüne bir geyik çıkmıştır. Gazneli Mahmud geyiği vurmak için peşine düşer ve atıyla geyiği kovalmaya başlar. Bir müddet arkasından gittikten sonra önündeki geyik geri dönüp :
- Senin vazifen beni vurmak mı, sen bu iş için mi yaratıldın?, der.
Bu sözü duyan hükümdar geyiğin peşini bırakır ve kan-ter içinde bir köye varır. Köyün girişinde bir ev görüp su içmek için atından iner. Evde yalnız 8-10 yaşlarında bir çocuk vardır. Gazneli Mahmud çocuktan su ister.
Çocuk:
- Siz biraz oturun, babam suya gitti, şimdi gelir, size suyu veririm, der ve misafirin atını gezdirmeye başlar. Fakat çocuk gelenin padişah olduğunu bilmemektedir. Padişah biraz oturup teri soğuduktan sonra, çocuk içeri girer, bir bardak su getirip,
- Buyurun efendim!, der.
Gazneli Mahmud:
- Niçin yalan söyledin, halbuki evde su varmış, dediğinde Çocuk:
- Efendim ben yalan söylemedim. Babam hakikaten suya gitti. Fakat ben ben sizin hararetiniz geçsin de, içtiğiniz su size zarar vermesin diye, su su vermedim, der ve elinde su testisi ile sudan gelen babasını göstererek:
- Bakın babam sudan geliyor, der.
Çocuğun bu zerafeti ve feraseti sultanın son derece hoşuna gitmiştir. Onu babsından izin alarak sarayına getirir. Çocuk, Sultan:
- Hiç bir şey almana lüzum yok, dediği halde yanına bezle sarılı bir şeyler getirmiştir ve onun ne olduğunu kimse bilmemektedir.
Saraya yerleşen çocuk bir taraftan tahsilini tamamlarken, beri taraftan da padişahın sohbet meclislerine iştirak etmektedir. Ayaz ismindeki bu çocuk, daha o yaşta padişahın takdir ve hayranlığını kazanmaya devam eder. Ayaz'ın bu derece mevki sahibi olmasını bazı saray erkânı çekemez olmaya başlarlar. Ne yapsak da bunu Sultanın gözünden düşürsek diye hileler düşünmeye başlarlar. Ayaz ise Gazneli Mahmud'un gözüne o kadar girmiştir ki, padişah ona sarayın hazine anahtarlarını da teslim etmiştir.
Ayaz'ın aleyhindekiler bu yoldan onu küçük düşürmeye ve hırsızlık yaptığını yaymaya karar verirler. Dedikodu bir taraftan genişlerken, bir tarftan da vezirler padişaha Ayaz'ı şikayet eder:
- Sultanım sizin göz bebeğiniz ve herkesten üstün tuttuğunuz Ayaz, hazineden hırsızlık yapıyor, derler.
Gazneli Mahmud,
- Nereden bildiniz hırsızlık yaptığını, der ve iftiracılara bunu ispata davet eder.
Onlar:
- Sultanım, Ayaz saraya geldiği günden beri odası hep kilitlidir. Bizim odalarımızın kapıları ise herkese her zaman acıktır. Hele son zamanlarda içeri girip kapıyı kilitliyor, dışarı çıkıp kilitliyor. Eğer bizden gizlediği kıymetli mücevherler olmasa, hiç odasını kilitlemeye lüzum hisseder mi? derler.
Padişah, onlara: «Yalan söylüyorsunuz!» dese mesele hollolmayacak. Ayaz'ın odasını aratsa onu gücendirmiş olacak, ikinci şıkkı tercih ederek:
- Gidin Ayaz'ın odasını açın. İçerde hazineden ne bulursanız, sizin olsun, der.
Hasetçiler heyecanla kapının ağzına yığılırlar ve Ayaz'ın kapısını kırarak içeri girdiler, içerde onların beklediği gibi mücevherler yerine yerde bir hasır, duvarda asılı bir post, yine duvarda asılı bir kaval ve onun yanında da çobanken giydiği çarığından başka hiçbir şey yoktur.
Tabii ki, hasetçilerin plânları boşa çıkmıştır ama, o içerdekilerinin mânâsını hiç kimse anlamamaktadır. Padişah Gazneli Mahmud, Ayaz'ı huzuruna çağırıp o içerdekilerin niçin senelerden beri orada durduğunu sorduğunda, Ayaz:
— Padişahım, ben saraya iltihak etmezden evvel bir çobandım, burada ise sizin büyük teveccühünüzle her şeye kavuştum. Bu durum belki bana evveliyatımı unutturur da kendime kibir gelir diye onları orada bulunduruyor ve içeri girdiğim zaman onlarla başbaşa kalıp kendimin ne olduğunu her zaman hatırlıyorum, der.
Ayaz'ın bu hareketi Padişahın daha çok takdirini toplamasına vesile olmuştur. Hasetçilere ise kâr olarak kötü düşünceleri kalmıştır sadece
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

|
|
 
|
|
 |