Düşüş
“Uyan!” dedi. “Hadi geç kalıyorsun”. Bugünün diğerlerinden farkı neydi ki uyandırılıyordu daha gözlerini bile açamazken. Nerdeydi peki? Bacaklarından başlayan bir kasılma bütün vücuduna yayılıverdi birden. Bu vücudunda son zamanlarda ortaya çıkan bir tepkiydi. Ne zaman heyecanlansa, üzülse veya mutlu olsa bu başına geliyordu ve üstüne de titremeler ve mide bulantıları... Kısa süreli bir telaştan sonra odasında olduğunu anladı ve kızdı kendine. Ne kadar tedirgin bir insan olmuştu. Rahat bir nefes aldı. Peki, kim uyandırmıştı onu?
Saate baktı. Düşünmenin sırası değildi. Daha şimdiden yirmi dakika geç kalmıştı bile. “Lanet olsun bu sabahlara” dedi anlamsız sabahlara isyan, her sabah tekrarladığı gibi. Ne gerek vardı çalışmaya, sabah uykusunu almadan, sıcacık yatağından kalkıp sıkıcı insanların doluştuğu beton yığınlarına dahil olmaya… Ne yapmak istiyordu? Aslında çok iyi biliyordu ama bunu boş yere tekrarlamaktan bile yorulmuştu artık. Gitmek zorundaydı. Artık bunu öğrenmeliydi, uyan, giyin ve git, sorgulama! Bu kadardı yapılması gereken. Sonra da günün geri kalanında ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya devam etmeliydi.
Kendini banyo aynasında yarım yamalak gördüğü sırada aklına ‘o’ geldi. Birdenbire geliveriyordu her sabah uyandığında, zamanını tam olarak kestiremiyordu ve elinde ne kaldıysa alıp teşekkürlerürüyordu. Gözleri doluveriyordu ve o lanet mide bulantısını hissediyordu yine. Dişlerini fırçalarken kusacak gibi oldu. Kendini zar zor evin dışına atabildi, ne giydiğini bile düşünmeden. Otobüsü kaçırmıştı ve bekleyecekti bir süre. Havanın keskin soğuğu canını sıkmıştı iyice. Elleri buz gibi olmuştu. Ne kadar uğraşsa da hiç başaramamıştı ellerini ısıtmayı. İçi buz gibiydi bu sabah. İçindeki büyük boşluk soluduğu soğuk havayla dolmuştu. Otobüse bindi ve bulduğu ilk yere oturdu. Yolu çok uzun değildi. Uzun olmasını dilemişti aslında. Düşünmek ve rahatlamak için güzel zamanlardı otobüs yolculukları. Tanıdıklar olmamalıydı ama bu kısa yolculuklarda.
“Bu ne hal” dedi arkasından bir ses. “Lanet olsun” diyiverdi elinde olmadan. Neden uzaktı insanlara bu kadar. O kadar arkadaşı ve de kalabalık bir hayatı vardı ama yine de alışamamıştı insanlara işte. Bazen çok rahattı, muhabbetine doyum olmazdı. Karşısındaki insanı kolayca etkileyebilirdi. Bazen ise içi sıkılır ağzından tek kelime çıkmazdı, çıkamazdı.
“Merhaba, uyanamadım bu sabah pek” dedi zorla.
“Hasta gibisin, bir sorun yoktur umarım” dedi iş arkadaşı.
“Yok, hayır, iyiyim ben” dedi. Ağlayacak gibi hissetti kendini. Konuşmak istemiyordu işte. Zaten iş yerinde de pek muhabbetleri yoktu, neden zorluyordu ki.
Yol bitmek bilmiyordu. En huzurlu olabileceği anlar nasıl da kabusa dönüvermişti. “Güne yine çok güzel başladım!” diye düşündü. Neyse ki gelmişlerdi. Sıkıntıdan kurtulmak için bu aptal yere gelmek istemişti, inanamadı kendine. Ama olsun rahatlamıştı işte. Sabahları birbirlerini çok da sevmeyen insan labarbaları arasında kalabalık aynı anda döner kapıdan içeri girmeye çalışıyordu. Doluşmuşlardı işte. Birden sabah aklına gelen ve unutmak için adını bile tekrar etmemeye çalıştığı Doğa’nın gelmiş olabileceğini düşündü ve yine aynı heyecanla sarsıldı. İzinliydi bir süredir Doğa. Çok yorulmuştu artık onu takip etmekten, kendini unutmuştu nerdeyse. Ne kadar inkar etse de hala onun için nefes alıyordu. Onu düşünmek de olmasa hayatın ne anlamı vardı ki. İnanamıyordu kendine. Geçen sene nasıl da kolayca terk edivermişti onu. Arkasına bile bakmamıştı, hatta büyük bir yükten kurtulmanın sevinciyle yeniden nefes almaya başladığını hissetmişti. Bu nasıl bir kandırmacaydı. Nasıl inanmıştı onsuz yaşayabileceğine.
Başka kadınlarla olmaya başlamıştı Doğa’dan ayrıldıktan sonra. Eğleniyordu. “Hayat ne kadar da keyifliymiş” diye düşünüyordu o dönemler. Sonra bir şeyler yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. En başta yalnızlık korkusu yerleşti içine o kalabalığın ve bolluğun içinde, sonra tedirginlik beliriverdi. Başlarda anlayamadı. İşe geldiği bir sabah Doğa ile kapıda karşılaşınca içinde oluşan can sıkıntısı hiç çıkmadı ve yine gördü Doğa’yı ve yine. O günden sonra ne kadar uğraşsa da reddedemedi onu özlediğini. Başlarda tatlı bir özlemdi bu, hatta emin olmak için bekledi bir süre. Oyalandı, keyfini çıkardı özlemin ve yalnızlığının birbirlerine karışmış halinin. Doğa’dan emindi ve bu rahatlığının sebebi buydu.
Bir sabah karar verdi, konuşmalıydı artık. Sıradan bir gün edasında bir şeyler atıştırdı, giyindi. İçi huzur dolmuştu. Birini özlemek ne güzel bir şeydi, pek bilmezdi çünkü. Hayatı boyunca ne kadar istese de özleyememişti kimseyi. Uzun süren ayrılıklar da bile hissedememişti bunu kimseye. Her zamanki saatte otobüse bindi. “Acaba çiçek alsam mı?” diye düşündü ama abartmaya gerek yoktu. Doğa her zamanki gibi ondan erken gelmiş, çalışmaya başlamıştı bile. Şaşırdı Tuğrul’u görünce. Suratı asıldı birden. Heyecanlandı diye düşündü Tuğrul ve kendinden emin bir şekilde odasına girmek için izin istedi. Doğa küçük bir gülümseme ve el işaretiyle davet etti onu odaya. Odası çok temiz ve hoş kokuluydu. Tuğrul’a beraber oldukları günleri hatırlatan parfüm kokusu dağılmıştı odaya. İçine çekti doya doya, ne kadar özlemişti. Sessizlik gerginlik demekti, çabucak derin bir nefes aldı ve konuşmayı başlattı.
“Keyfiler nasıl Doğa, uzun zamandır görüşemedik” dedi kelimeleri ağzında yuvarlayarak. Rahat görünmeye çalışmasının bir çabası olarak nitelendirdi Doğa bu durumu. Ne dediğini bile tam anlayamamıştı çünkü.
“İyi işte bildiğin gibi, yaşamaya devam” dedi Doğa gülümseyerek. “İşler çok yoğunlaştı bu aralar, yorgunum biraz aslında”.
“Yorma kendini bu kadar” diyebildi Tuğrul aradaki gerginliği biraz olsun azaltabilmek için ama işe yaramamıştı. Kendi gülümsemesiyle baş başa kaldı soğuk odada.
“Hayrola, bir sorun mu var Tuğrul?” diye sordu Doğa acelesi varmış gibi.
“Yok, sadece sana bir şeyler söylemek istiyordum, benim özellikle şu son zamanlarda önemini fark ettiğim. Senin de bilmen gerekir diye düşündüm. Ben bir süredir seninle ilgili hislerimi...”
“Tuğrulcum üzgünüm ama bu diyalog içinde yer almak istemiyorum. Kusura bakma ama yetiştirmem gereken çok iş var. Çalışmalıyım.”
Tuğrul neye uğradığını şaşırmıştı. Daha ne diyeceğimi dinlemedi bile diye düşünürken Doğa yineledi “Tuğrul, lütfen!”
Konuşmayı hiç bu şekilde hayal etmemişti, donakalmıştı. Üzerine gitmeliyim diye düşündü önce ama Doğa’nın kararlılığı şaşırtmıştı onu. “Peki, Doğa, iyi çalışmalar” diyebildi sadece ve sakin görünmeye çalışarak çıktı odadan. Hayal kırıklığının böylesi inanılmaz diye düşündü içinden. Ne kadar da güvenmişti kendine. Beklemişti, onunla olabileceği zamanı kaybetmeyi bile göze almıştı tam olarak emin olabilmek için. Meğer Doğa çoktan kopup gitmişti bile. Ağlamak istiyordu ama yapamazdı. İş yerindeydi ve yapması gereken işler vardı. “Ne yapacağım ben şimdi? Nasıl gidip hiçbir şey olmamış gibi çalışabilirim? Bugün nasıl geçecek, ya yarın?” sorularıyla odasına ulaştı. Delirmiş gibiydi. Bugün buradaki en mutsuz ve yorgun insan ben olmalıyım herhalde diye düşündü. Akşam olmuştu neyse ki. “Eve gitme vakti, hadi Tuğrul yola devam” diye düşündü ve zili çaldı. Kapıyı karısı Selma açtı ve özlemle “Hoş geldin!” dedi.
Eda ÜNVER