Bir şey sevmeye değerse ölmeye de değer mi?????
Kadın, taşların birbirlerini kesen çizgilerine basmamaya gayret ederek yürüyordu. Boştu elleri, deri pardösüsünün geniş cepleri, çizmelerinin uzun konçları, saçlarının arası da. Silahsızdı. Savunmasızdı. Yürüyordu, tek başına. Çıplak, korunmasız. Bir av. Yumuşacık, etli butlu bir piliç. Ağızlara layık. Bol Enerji Dijital mezarlığına sunulacak kutsal bir adak, çıtır çıtır, taptaze bir kurban.
Kadın sokakta yürüyordu, adımını atıyor, yürüyor, bir ara soluklanıyor sonra yine yürüyordu. Kimse önüne çık(a)mazmış gibi yürüyordu.
Sokağın sakinleri tetik de bekliyorlardı. Sinsice, bin bir çeşit planlar kafalarında dönüp duruyordu.
Kadının cazibesine kapılıp ona doğru yönelenler, onun dibine kadar biraz olsun sokulanlar, kadının 'canlı' yarısını oluşturan dokularından salgılanan 'tehlike' kokusunu aldıklarında kıçlarına hatırı sayılır bir tekme yemiş sokak iti gibi kuyruklarını sıkıştırıp kıçlarına kaçıyorlardı. Kadının taşıdığı umursamazlık havasına sinmiş 'bana yaklaşmak yürek ister' tadı küçümsenmeye gel(e)miyordu. Bazen av olan, enselerinde korkunun buz gibi soluğunu günlerce hisseden, bazen içi geçmiş, tecrübeli ama sarsak bir avcı olan kaldırımın güzelleri, Kadının bu tatmaya yürek isteyen demirden lezzetini çok iyi bilirlerdi.
Uzak durmak, en iyisiydi.
Evet. Sokakların vücutlarında taşıdıkları her bir tecrübe izini bileklerinin hakkıyla kazanan bu bilgeleri yanılmıyorlardı. Kadın usta bir dövüşçüydü. Bir dönüşmüş. Silah taşımasına gerek yoktu. O çelik iradeli 'mi-hunk' ustasıydı. Sokak boyunca peşinden estirdiği anarşist rüzgar ise onun boşluğa attığı bir imzası.
Sokak boyunca sıralanmış dükkanların önünden hızla geçiyor, kimseye bakmıyor, kimseyi kollamıyordu. Yağmacıları es geçiyor, evsizleri es geçiyor, otoban fatihlerinin çarpık çurpuk suratlarına ise gözü şöyle bir takılıyor, sıradan ev kadınlarını, alışveriş çetelerini bile bile görüntüsünden siliyor ve adımları arasındaki dengeyi bir saniye olsun bozmadan yürüyordu.
Aklına yazılmış, underground şarkı'nın, 'Sensiz bir hiçim', yüreğini dağlayan sözleri, optik alıcılarını kapamasına, dünya ile ilişkisinin bir anlık da olsa kesilmesine, göz pınarlarının ucunda biriken gözyaşlarını içine akıtmasına neden olsa da, o yürüyordu. Taş-mış gibi, bir heykel- miş gibi, sanki her şey o lanetli anda olması gerekliy-miş gibi.
Önünden hızla, görmeden bilinçsizce geçtiği, derme çatma, salaş, ölüm grisi dükkanların görüntüsü birbirinin tıpatıp aynısıydı. Bu dükkanlar dikenli bir kir- pasak kokusunu azametle taşıyorlardı üstlerinde. Sun-i protein, sun-i balık, sebze bulamacı, buğday sapı ekmeği, hazır jelatin çorbalarının yan yana ikiz kardeşler gibi dizildiği parlak renkli elyaf raflar. Parça parça hayvan derilerinin, standart renklerle dokunmuş giysilerin, kimonoların, rengarenk naylon perukların, oradan buradan toplama parçalardan imal silahların, ikinci el organların, araba parçalarının karman çorman utanmaz, yaramaz ama acıklı kompozisyonlarla bütünleştiği, birbirlerinin içinde kaybolduğu devasa vitrinler. Mezarlık çakallarının, minik tahta tabutlara örümcek ağı sararak müşteri çekmeye çalıştığı karanlık delikler, mürdümmoru ışıklar, bayrakkırmızısı ışıklar, şizofrensarısı ışıklar. Ve iplik iplik bir asit yağmuru. Ve o yağmur damlalarına yansıyan insanların, dönüşmüşlerin suratları. Ve bir mi-hunk ustasının vitrin camlarına vur- kaç çarpan, yarasakarası zavallı mı zavallı yansıması.
(Kadın, deri pardösüsünün, granit sertliğindeki oval yüzünü bütünüyle örten, fok derisi geniş yakalarını kaldırmış,büküle büküle idam ipi gibi yağan yağmurda, ıslanmaktan korkmadan yürümeye devam ediyordu. Bana ait diyebileceği bir yeri, sımsıcak,üzerinde dumanı tüten bir bardak çayı, onu kapının hemen önünde karşılayacak, kollarında ezecek biri, bembeyaz,mis gibi sabun kokulu, başını değdirir değdirmez uyuya kalacağı bir yastığı, hayatına nakış nakış işlenmiş huzur zerrecikleri yoktu)
Cama yansıyor kırmızı deri pardösülü görüntüm,
Cam bana yansıyor
Sen bana geçiyorsun, ben sana takılıp kalıyorum
Ellerime bulaşmış bir acı, kalbine silsem, geçer mi?
O sadece yürüyordu, deliler gibi, eylemine çakılmış. Şayet durursa, zor bela yakaladığı o ritmi kaçırırsa, bir daha asla yürüyemeyeceğini, oracıkta öylece kalıvereceğini sanıyordu.
Madem ki saat gibi kurulmuştu, o halde işlemeliydi. Tıkır, tıkır. 'Bana ait' diyebileceği bir hayatı varsa, o hayatın amacı tıkır tıkır işlemekti…O'na böyle yüklenilmişti. O böyle tasarlanmıştı. Kadın yaratılmış olduğuna inanmıyordu; O çeliğe, organ nakline, yapay beyinlere, organlara, doktorlara inanıyordu.Gözüyle gördüklerine, eliyle tuttuklarına, kokladıklarına, yaralarına,yeniden doğuşlarına…
Bol Enerji Dijital mezarlığı ölümü yenenlerin kurduğu 'Yok olmaya karşıyız' tarikatının yeniden yaratılmayı bekleyen on binlerce müridiyle tıka basa doluyken... İnanılacak başka ne olabilirdi ki? 'Tanrı mı?'. 'Ne saçma.'
Dönüşerek yeniden var olmak için dokuları capcanlı organlara, hasarsız sinir uçlarına, sağlam bir kaç hücreye, yaralı bereli, düz, ince, uzun, kısa bedenlere ihtiyaç vardı. Dondurulmuş kesik kafalara yapılan beden, insan bedeni olması gerekmiyordu, mekanik bir beden de pek ala da işe yarıyordu, nakilleri, mikro cerrahi, pozitronik beyinler, süper iletkenlerle donanmış polimer organların canlı organlar ile uyumlu hale getirilmesi, yüz nakli ve daha bir yığın vesaire... Dönüşmüşlerle insanların birbirine harmanlandığı ve ölümün- öldürmenin- gittikçe can sıkıcı bir oyuna dönüştüğü, mevcut değerlerin deforme olduğu, tersine bir dünya yaratmıştı. Asla ölemem. Asla ölemezsin. Asla ölemezler.
Kadının duyguları karmakarışıktı. İçinde bir zamanlar büyük bir uyumla dönen dişlileri şimdi birbirlerine çarpıyor, nereye doğru gidecekleri hiç belli olmuyordu. Organik duyumları ile pozitronik algılamaları arasındaki beklenmedik gelgitler Zorakiuyum 1564 denge modülünü kötü etkiliyordu. Dibi olmayan bir uçuruma doğru sürüklendiğini biliyordu ama sürüklenişini durdurmak için en ufak bir şey yapmak istemiyordu. Küçük parmağını bile kıpırdatmaktan acizdi.
Beynine üşüşüveren bu düşüncelerle tıka basa doluyken üzerine gelen ikinci sınıf dönüşmüş olduğu hemen belli olan, cüce bir sokak yağmacısı, Kadının sol kolunu kullanarak gerçekleştirdiği sabırsız, sıradan ama ölümcül bir darbeyle kaldırıma gömülüverdi. Cücenin dişleri çenesinden sokağa fırlamıştı, kaldırımın karanlığına şanssız bir kumarbaz tarafından atılmış zarlara benziyorlardı dişler. Cücenin kafatasını örten polimer deri yırtılmıştı. Cüce ölü bir balık kadar canlı gözlerini pırtlatarak havaya bakakalmış ve …..
Kurbanını geride bırakırken onun için en ufak bir üzüntü hissetmiyordu. Kadın doğasına uygun davranmıştı.
Oysa yarı-organik olan beyninin kullanılmayan kıvrımlarına göre ise...Organik beyni yüzünden, içinde gizlediği duyguları yüzünden allak bullaktı. Ona kazandırılmış android iradesine, bedeninin matematiksel kusursuzluğuna, akılcı çıkarımlarına olan güvenini zedeliyordu yarı organik beyni.
Her şey kırçıldı bir derece meselesiydi. İçinde yaşadığı kafese-ki bu onun dünyasıydı- yoğun bir sis perdesinin arkasından bakar gibi oluyordu çoğu zaman. Başkasının hayatını yaşar gibiydi. Gözleri, burnu kulakları saçları ona ait değil gibiydi. (Tadarken büyük bir zevkle yudumladığı kan-cinnet-aşk kokteylinin canını bu denli yakacağını, ah bir bilseydi). Attığı her adımda yaşadığı 'o' güven zedelenmesinin içinde dalgalandırdığı o ucube hayal kırıklığı bir tokat gibi suratında şaklıyordu.
Kadın, acısını özümsüyor, içine alıyor, bir sonra ki darbeye cesurca katlanıyordu. Bir taraf da yapmak zorunda olduğu, mi-hunk her zaman programlandığı şeyi yapmalı, görevi, diğer yanda kendi dönüşmüşlüğünün, yarı insan tarafının var olma savaşı.
Mi-hunk ustası Kadın, çok yetenekliydi. Yeteneğinin peşine takılmış ve çok uzun yıllar boyunca Bol Enerji Dijital Mezarlığı'nın vakum kanallarına çektirilmeden dayanmıştı.
Oysa diğerlerinin, ondan daha şansız mi-hunk ustalarının, parçaları dijital mezarlıktaki muhafazalarında, çok uzun bir zamandır yenilenmeyi bekliyordu.
Kadın mi-hunk varoluşuna bilinçli olarak eklenen ezici kuvvetini kullanırken, farkında olmadan organik varlığının içine sinmiş yaratıcılığını pozitronik beynine aktarmıştı.Kendini donattığı bu ek güçle, en zor zamanlarda, en yıldırıcı olaylarla başa çıkmasını bilmişti. O kendine özgün cinayetlerini içindeki şiirsel şifreyi çözdüğünde yaratmıştı.
('Öğretmeleri Sevmiyoruz Kulübü' adına işleyeceği örnek cinayete kurban olarak seçtiği, Bol Enerji şehrinin tek üniversitesinin, biricik profesörü için, 20.yy sür-realist ressamlarından biri olan Dali'nin tablolarından esinlenerek yarattığı arka planda, akışkan saatlerin üç boyutlu bir fon oluşturduğu ve süpersonik amfilerden 'Her Şeyin Kötü Gittiğini Hissediyorum' singlenın bangır bangır çaldığı, bir parti düzenlemiş, ölüm dansını, ağzından kan damlacıkları akarken, üst üste attığı ikili parende ile bitirmişti, çelik destekli bacaklarının üzerine konduğunda kendini yaptığı işten oldukça hoşnut hissetmişti . )
Eylemi uzun süre hafızlardan silinmedi, en başarılı işlerinden biri olarak değerlendirildi. Kutlama gecesinde Bol Enerji Dijital Mezarlığı mi-hunk sempatizanları ve diğer ustalarla tıklım tıklım dolmuş, onların gırtlaktan attıkları ve gittikçe tizleşen zafer çığlıklarıyla inlemişti. Kadın eller üzerinde havaya kaldırılmış, gecenin en zarif dönüştürücüsü ilan edilmişti. O günler güzel günlerdi…
Mi-hunk Kadını devamlı denemişti bir çok defalar. Bilinmedik zamanlarda da ateşlerle sınamıştı, Kadın, hafızası silinmiş, yeniden oluşturulmuş, başka başka kimliklerle, her zaman çalışır, her zaman işe yarar tutulmuştu. O, Mi-hunk teşkilatı onun kılına zarar gelsin istemezdi. Kıymetliydi Kadın.
Evine geldiğinde, retinasını okuttu, dayanıklı alüminyumdan imal kapı, boğuk bir tık sesiyle ardına kadar açıldı. Evi tek odalı tabut ev denilenlerdendi. Çok küçük, çok dar, klostrofobisi olanların asla kalamayacağı türden bir ev.
(Kadın evinde, duvarına yansıttığı değişken manzaralı pencere görüntüsünün önüne koyduğu, tahta tahta dokulu plastikten yapılmış, eski moda sallanan koltuğuna tek başına oturur, dövüşmekten sertleşen eklemlerini ovuşturur, balina yağıyla dış derisini parlatır ve iyi zamanların geçişini kutlar, dakikalar ilerledikçe de nedenini bilemediği bir hüzün içinde yitip giderdi. Sessiz sedasız akıttığı yasak gözyaşlarını ise ince boyunlu, cam bir şişede toplar, Bol Enerji Dijital mezarlığına yolladığı kurbanlarının mezarlarına gizlice koyardı. Bazen gizli bir bölmede sakladığı boyalarıyla,gerçek kağıtlar üzerine resimler yapar, onlar için bir iki cümle yazar mezarlarına gizlice asardı. )
Yorgundu. Arzuladığı, aramaktan hiç bıkmadığı o derinden gelen minnete bulanmış şefkat dolu hava evinde de yoktu. Isırmaktan kanayan dudaklarına bir yudum taze arıtılmış su çok ama çok iyi gelecekti; Ama sumatiğe gidip de o çok istediği suyu alacak gücü kendinde bulamadı. İsteğini dindirdi.
Kırmızı pardösüsünü çıkardı. Sallanan koltuğuna oturdu, bir kaç dakika bekledikten sonra televizyonunu açtı. Sadece alışkanlık. Televizyonda uzun süredir hiç bir şey yayınlanmıyordu. Bir grup ‘televizyon sıkkını’ şehrin yegane kanalı olan TAZETİLMİŞYAYIN 8'I'in stüdyolarını basmış, ufak çapta kanlı katliam gerçekleştirmişlerdi. Flatekrandaki yayın siyah beyaz,birbirine değip kaçan asimetrik noktalardan ibaretti. Böcekler gibi uçuşan noktalar, birbirini biteviye yiyen noktacıklar. ‘Ne tuhaf’ diye düşündü Kadın. ‘Televizyonda yayın yok ama ben yine de onu açıyorum. Mantığıma ne kadar da ters’.
Sokaktan yükselen araba egzozlarının gürültülerini, silahlı çatışma seslerini, çılgın kahkahaları, canhıraş çığlıkları dinleyerek, ama kulaklarını bu seslere tıkayarak bir süre daha koltuğunda sallandı. Hiç istemediği halde düşünceleri dönüştürmesi için ona belletilen o adama kayıverdi.
Siyah saçları çekik gözleri, ince hatları ve kalbinin içine işleyen niye buradayım bakışları ile insanın içinde onu sonsuza dek koruma hissi uyandıran bir biriydi adam, Kadın'ın onu ilk gördüğünde beyninin organik tarafının uyarıldığını hissetmişti, damarlarında akan yağın kaynayıp, daha bir hızlı aktığına yemin edebilirdi. Adam’dan anlayamadığı sinyaller alıyordu. Sinyaller minik oklar gibi batıyordu derisine, midesine. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Android dışı duygulardı bunlar, yasaktı, mi-hunk ruhuna aykırıydı.
Kadın Adam’ı gördüğünde göğsünü parmaklayan, kalın buz gibi bir sıkıntının temasını hissetmiş ve uzun yaşamında ilk kez birini dönüştürmek istememişti; Hala da istemiyordu.
Sıradan biriydi Adam. İnsandı. Eti et, kemiği kemik. Canlı dipdiri. Tatlı su karidesi kadar savunmasız. Dupduru bir su gibi berrak, yalansız dolansız ve açık. Basit, yalın. İşaretlendiğini anlayınca, celladını görmek onu tanımak istemişti. Sıranın bir gün kendisine geleceğini biliyordu, onu böyle tek parça dönüşümsüz bırakmazlardı. İnsana ait olan her şeye karşı içi sapsarı irin dolu bir sivilce gibi büyütülen nefret dalgası elbet bir gün onu da vuracaktı. Ve o gün gelivermişti.
Damgalandığı günün sabahı, onu dönüştürecek olan Kadın’ı sokakta kuytu bir köşe başında beklemiş, katili yanından geçerken de olan bitenin farkında olan, deli gibi korkan ama korkusunu kabullenen birinin ses tonuyla 'bekliyorum' diye fısıldamıştı. ‘Neyi?’ diye sormuştu Kadın şaşalayarak, sesi ince bir makine vızıltında yitiyordu. 'Seni' demişti. Adam. Soğukkanlılığı güneşte hemencecik eriyiveren buzlar gibiydi. Kadın sokak aralarında yitip giderken, Adam yere yığılmama için çok çabaladı.
Dönüşebilmek... Dönüşebilmek için Dijital Mezarlıkta binlerce yıl bekleyebilirdi Adam. Binlerce yıl... Oracıkta, o dapdaracık tabutunda kaskatı yatıp zamanın geçmesini bekleyebilirdi. Organ enflasyonu böyle giderse...Onu korkutmuyordu beklemek. Sadece üzüyordu. Ölüm belirsizliğinden doğan ürkünçlüğünü yitireli uzun zaman olmuştu. Hayatındaki bir sürü şey yarım kalacaktı, bir daha asla kendi gibi olmayacaktı, ömrü devamlı sıfırlanacak ve o yaşamın buruk tadını, iğneleyen sancılarını yeniden yeniden çekecekti. Oluşacak, bitecek ve yeniden oluşacaktı. Buydu dayanılmaz olan. Farkında olmak. Bilmek Adam’a dayanılmaz geliyordu. Kurtuluşu olmayan bir döngüde hapis olmuştu. Var-yok-var-yok, tik-tak, tak tik. Bazen dönüşüme uğradıktan sonra, önceki bedenden bir şeyler, bazı anı kırıntıları, tikler, refleksler, mimikler, alışkanlıklar kalırdı. Kırık sevi hikayelerinin bölük pörçük görüntüleri de. Ama bu parçalar hiç bir zaman bir önceki bütünü etmezlerdi. Adam bu türden bir bölünmeyi göze alamayacağını duyumsuyordu. Vakit geldiğinde dönüşeceği şey, ondan ne kadar da uzak olacaktı.
Derin derin soludum bu gün seni
Oysa sen,sen..
Öldürdün beni
Önce yeşil sülfür dumanı olup burnumdan içeri yavaşça süzüldün.
Değdiğin her yer kor ateşler
Ciğerlerime indin
Beynime, kalbime her yerime ince ince sızdın
Hücrelerim seninle doldu
Bilemezsin,canım ne kadar acıdı.
Ama seni bir kere içime çekince, bırakmak mümkün olmadı.
Sonra boynuzlu kırmızı gözlü bir şeytan
Yaralarımda ateş gülleri
Kucağımda bir çocuğun kesik başı
Ağzımda henüz etleri seğiren kalbi.
Bana nasıl kıydın ..
Daha da sonra, dönüştüğün şey
Eğer rünlere dökülürse,
Kıyamet
Adam, Kadın'dan uzaklaşırken aralarına duman gibi yayılan sessizlik bir süre daha olduğu yerde kalmaya karar verdi. Kadın, Adam'ın deli cesaretine hayran olmuştu ve bunu kendine itiraf etmesi epey zamanını aldı. Adam'ın bedeninden taşan gençlik, tazelik, vücut sıcaklığı, var olduğunun farkında bile olmadığı ama onu bir hale gibi saran gücü ki o güç kınında gizli bir bıçak gibi her an deşmeye hazır. ..Ne kadar da ilgisini çekmişti. Ne güzel bir harmandı bu. Kadın Adam'dan yayılan mis gibi taze meyve kokusunu duyunca nasıl da sersemlemişti. Damarlarındaki basınç aniden artmış, kalbinin ritmi iki katına çıkmış, devreleri manik bir kaosun içinde çılgına dönmüşlerdi. Bakımdan, çıktığı zamanlarda olduğu gibi, ayakta duramamıştı. Ne türden bir açlıktı bu. Nasıl doyurulması gerekiyordu.
Kadın'ın daha önceki kurbanları katilleri ile konuşmaya cesaret bile edememişlerdi. Adam’ın böyle bir şeye kalkışması birden öfkelendirdi Kadın’ı. Mi-hunk yırtıcılığını hatırladı. Toparlandı. Belindeki oyukta gizlenmiş piyano telini okşadı, karnını yeni doyurduğu sahibine sadık ama bir türlü evcilleşmeyen bir kaplanı gibi sever gibi okşadı onu, temkinli, ama kontrolün kendisinde olduğunu hissettirerek. Hemen oracıkta Adam'ın kafasını bir çırpıda bedeninden ayırabilir, mi-hunk ruhuna uygun bir dönüşüm şaheseri daha gerçekleştirebilirdi. Ama yapmamıştı. Yapamamıştı. Oysa Dijital Mezarlığın, yirmibeşbinsekizyüzon6 numaralı konuğunu bağrına basmaktan dolayı haz duyacağını biliyordu.
Onu engelleyen Adam'ın göz bebeklerindeki o mor beneklerdi... O gece gibi kopkoyu benekler, Adam'ın içinden fışkıran deli dolu bir müziğin eşliğinde dans ediyorlar, ışığın geldiği yöne doğru eğilip bükülüyorlardı. Adamın dış görünüşünde yuvalanmış güvensizlik beneklerin sihirli dansıyla saklandığı köşelerden çıkıyor, göz alıcı renklerle bezenmiş bir kelebeğin çiçekten çiçeğe dans etmesi gibi dans ediyordu..
Koltuğunda yavaş yavaş sallanırken, Adam’ı düşünmek...Düşünceler beynini oyuyordu. Ağzı o kadar kurumuştu ki, Kadın'a tüm bedenin can suyu çekilmiş gibi geliyordu. O'nu bir daha, bir kez daha görmek, koklamak, gözlerine bakmak istiyordu. Eğer O'nu bir kez daha görürse, eğer ona bir kere daha bakarsa. Bir süreliğine de olsa devrelerini kapatmak istedi, bir anlığına, eskisi gibi ‘tam’ olabilir miydi acaba… Gözlerini kıstı, mutlak zamandan uzaklaşmaya çalıştı. Paslandığını duyumsuyordu.
Adam ve Kadın karşı taraflarda oynayan ip cambazları gibiydiler. Onları dibe vurmaktan koruyacak emniyet ağları yoktu. Olsa da bir şey fark etmezdi, düşmeye başlayanlar mutlaka yere çarparlar ..
Adam gömleğini, pantolonunu, kazağını her zamankinden daha fazla bir itinayla katladı, kıvrımlarını titizlikle düzeltti. Tekrar bozdu, tekrar katladı. Bozdu, katladı, bozdu.
Gözlerini kapatıp nefesini tuttu, dayanabildiği noktaya kadar. Ciğerleri patlayacakmış gibi gerilene kadar da nefesini bırakmadı. Son saatleri, son günleri son dakikaları .. ‘Panik yok’, diye düşündü. ‘Panik yok’. Dönüşeceğim. Bir daha ben, şimdiki ‘ben’ gibi olmayacağım ama yine de varolacağım, belki de ben şu anda annesinin karnında canlanmayı, kalbinin atmasını bekleyen ceninim. Dinginleşmeliyim.
Kapının çalınmasıyla düşüncelerinden bir anda sıyrıldı. Kapıya doğru yöneldi, gözetleme deliğinden baktı, gördüğüne inanmadı. Kapıyı çalan celladıydı. Onu bulmuştu.
Kadın kapıyı dişlerinin arasındaki ufak bir kürdan gibi kolayca bir çırpıda kırabilirdi. Denemedi bile. Adam'ın evine geliş nedeni çok basitti. O bir mi-hunk ustasıydı, ölümdü o.
O dönüştürmeye kurulmuştu, doğası ona böyle emrediyordu. Dişi peygamber devesi çiftleşirken erkeğini öldürür. Kadın, Adam için bir çiçek resmi yapmıştı, gerçek bir çiçeğin neye benzediğini bilmiyordu oysa. Beyninin insan yanını kullanmış veri çiplerini taramış, çiçeğe benzediğini düşündüğü görüntülerden yola çıkarak, elinde tuttuğu resmi yapmıştı. Katmer katmer renk tabakalarından oluşan çiçek, gümüş rengi bir kafesin içine hapsedilmiş olarak çizilmişti, çiçeğin kan kırmızı rengi, beyaz kağıt tarafından emilmiş, tüm liflerine kadar özümsenmişti. Kadın, kurbanı için yapmıştı resmi. Onun için…Adam'ın onda uyandırdığı tanımlamadığı duyguları için…Bir süre de olsa, eskisi gibi hissettiği çin.
Adam öyle belirgin bir acı hissetmedi; boğazındaki yanma dışında...Bilinçli olarak algıladığı tek şey karanlığa doğru kayıp gitmesiydi. Ölümü bir göz kırpması kadar kısa bir sürede...
Dijital Mezarlık o gün her zamanki görünüşünden oldukça farklıydı. Vakum kanallarının üzerine düşen güneş ışığının yarattığı ışık oyunları içindeki kanallar, sanki başka bir boyuta aitmiş gibi duruyorlardı. İnsanların, dönüşmüşlerin, mezarlıkta bekleyenlerin daha önce görmediği bir manzaraydı bu. Kimse bu görüntüyü kirletmeye yeltenmiyordu. Çeteler, katiller, klanlar, tek notadan oluşan marşlarını büyük bir coşkuyla söyleyen ziyaretçiler, o gün garip bir suskunluk içindeydiler, taşkınlık yapmıyorlardı. Sessizce bekliyorlardı.
Kan lekeleri ile lekelenmiş önlükleri içinde, o gece oldukça iyi beslenmiş vampirler gibi duran Doktorlar bile Dijital mezarlığın o günkü masum, kırılgan, beklenti dolu havasına eşlik etmekten kendilerini alamamışlardı.
Yirmibeşbinsekizyüzon6'ıncı mezarın vakum kanalları açıktı. Güneş ışığının kudreti burada da kendini gösteriyordu. Adam'ın çıplak bedeni buz mavisiydi, kuzguni siyah saçlar perçemler halinde alnına dökülmüştü. Bedeninde yara izi yoktu, dönüşümü mükemmel gerçekleşmişti. Doktorlardan bazıları bir an önce Adam'ı onlara, binlere, yüzlere dönüştürmeyi dilediler. Her zaman böylesine kusursuz bir bedene rastlanmıyordu.
Adam çok güzeldi, çok masumdu, yürek deliciydi. Ona bakanlar adlandıramadıkları bir suskunluğa kapılıyorlardı. Kalplerinin derinlerinde yatan, hayatta kalmak için debelenirken unuttukları, bir zamanların o güzelim anıları, demirden bir yumruk gibi hafızalarına darbeler indiriyor, o anda da yaşadıkları bu çöplükten utanarak bir bok böceği gibi kıvrılıp yuvarlanmayı diliyorlardı.
Vakum kanalları, kulakları kıyan bir cıyırtı ile içindeki havayı boşaltmaya başladı. Yumurta biçimli yumurta biçimli kubbe Adam'ın üzerine kapanırken, Kadın elindeki resmi Adam'ın mezarına bırakıverdi, sakınmadan, korkmadan, kendini açığa çıkararak. Mi-hunk ustaları Kadın'ın bu kural dışı hareketini hemen defterlerine kaydettiler.
Duygusal-mekanik çöküntü yaşayan bir ‘dönüştürücü’ zaman içinde büyük zorluklar çıkarabilirdi.
Mi-hunk kayıt defterleri bu türden olaylarla dibine kadar doluydu. Organik yapıya uyum sağlayamayan pozitronik beyin ya da mekanik bir bedeni kumanda etmeye çalışan organik beyin, Mi-hunk ustalarının başına dertler açan sorunlara neden olabiliyordu. Mi-hunk hataları düzeltir, yeniden yapılandırabilirdi. Ve onlar bu Kadın'ı defalarca kurmuşlardı. Çünkü Kadın karanlık bir laboratuarda, çürümeye bırakılmayacak kadar değerliydi, o sağlam bir nesilden geliyordu.
Kadın, sokak taşlarının birbirini kesen çizgilerine basmamaya gayret ederek yürüyordu. Elleri boştu, deri pardösüsünün geniş cepleri, saçlarının arası da.…Silahsızdı, savunmasızdı. Yürüyordu. Tek başına. Yoğun, bal kıvamında bir sıvıda yüzmeye çalışır gibiydi. Nerede, hangi zamanda, nasıl bir dünyada yaşadığını biliyordu. Ama ‘kim’ olduğunu bilmiyordu. Evet bir mi-hunk ustasıydı,evet bir dönüştürücüydü, işinin ehliydi, sanat eseri gibi cinayetler işliyordu. Evet bunları biliyordu ama gerçekte kimdi işte onu bilmiyordu. Öğrenene kadar da yürümeye devam edecekti..
Yirmibeşbinsekizyüzon6'cı mezar sessizdi. Huzur dolu bir hava, mezarı her türlü kötülükten uzak tutmak,onu korumak istercesine, mezarı şefkatle sarıp sarmalamıştı. Olan biten her şeyden bağımsızdı mezar. Hayat ona dokunmadan, delice bir hızla akıp gidiyor, anlar yaşanıyor, bitiyor. Sonra her şey bir umutla, yeniden en başından başlıyordu.
Dönüşmeyenler,dönüşenler,ustalar, bulabildikleri her yaşama koşuyorlar, içgüdülerinin egemenliğinde iz bırakıyorlar, dijital mezarlığa mahkum edilenler ise gün gelip de bu devinime katılmayı-bilinçsizce- bekleyip duruyorlardı.