- FECR SÛRESİ -
Kur’an aydınlattı ve
20 yılda tamamlandı!.
Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla…
"1Fecre (tan yerinin ağarmasına), 2on geceye, 3çifte ve teke,
4akıp giden geceye yemin ederim ki, 5bu[anıla]nlarda akıl sahibi için elbette bir yemin (değeri) var, değil mi? 6Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd[toplumun]a?
8Beldeler içinde benzeri yapılmamış ve 7yüksek sütunlu olan İrem'e?
9Vâdî['l–Kurâ]da kayaları oya[rak evler yapa]n Semûd[toplumun]a?
10Ve kazıklar sahibi Firavun'a? 11Bunlar ülkeler[in]de azmışlardı.
12Oralarda çok kötülük yapmışlardı. 13Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kamçıları yağdırdı. 14Elbette Rabbin her an (kullarının fiillerini) gözetlemektedir.
15Fakat insan var ya, Rabbi ne zaman kendisini sınayıp ona ikramda bulunur, nimet verirse, Rabbim bana ikram etti, der. 16Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daralttığında ise, Rabbim beni zelil, perişan etti, der.
17Hayır, doğrusu siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz.
18Yoksula yedirmeğe (birbirinizi) teşvik etmiyorsunuz.
19Mirası hırsla yutuyorsunuz. 20Malı pek çok seviyorsunuz.
21Hayır, (bu yaptıklarınız doğru değildir). Dünya sarsılıp parçalandığı zaman,
22melekler sıra sıra dizili olduğu halde Rabbin geldiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır). 23 O gün, cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar, fakat bu hatırlamanın artık kendisine ne faydası var?
24(O zaman insan), âh, keşke sağlığımda bu hayatım için hazırlık yapsaydım! der.
25O gün O'nun, yapacağı azâbı kimse yapamaz
26ve vuracağı bağı kimse vuramaz! 27Ey huzura kavuşmuş nefis!
28Sen O'dan hoşnut, O da senden hoşnut (yani, Allah'ı memnun etmiş ve Allah tarafından memnun edilmiş) olarak Rabbine dön!
29(İyi) kullarım arasına katıl 30ve Cennetime gir!"
Allah, bu sûrenin başında (önce) fecre, sonra on geceye, çifte ve teke, gitmekte olan geceye niçin yemin etmiştir? Bu yeminin, sûrenin ortasında Âd, Semûd ve Firavun kavimlerinin zikredilmesiyle ne ilgisi vardır? Sonra fecre yemin etmekle, sûrenin sonunda yer alan mutmain olan nefse (yapılan) kıymetli hitabın ve onun cennete girmeye çağırılmasının alakası nedir?
Genel anlam şudur: İslâm ve Kur'ân'ın doğuşu/nûru, Âd, Semûd, Firavun, Arap müşrikleri ve ehl–i kitâb tahrifçilerinin câhiliyyeti (yani putperestliği) gibi câhiliyye gecesinin karanlıklarını dağıt[ıp aydınlat]maya başlamıştır.
Bu zâlimlerden bazıları, bu dünyada taşkınlıklarının ve fesatlıklarının cezâsını helâk ve yok olmak sûretiyle görmüşlerdir. Âhirette de ateşe girmek ve zincire vurulmakla cezâlarını çekeceklerdir. Bu itibarla ehl–i kitâp ve Mekke müşrikleri de âkibetlerinin, dünya ve âhirette helâk olmuş olan (önceki) milletlerin âkibetleri gibi olmasından sakınsınlar. Yeni doğan fecrin nûrunu kabul edenler ise, güvenli, râzı olmuş ve râzı olunmuş (yani Allah'ı memnun etmiş ve Allah tarafından memnun edilmiş) bir şekilde Allah'ın cennetinde müreffeh bir hayat yaşasınlar.
KUR'ÂN FECRİNİN
FIŞKIRMASI
Yüce Allah, kadir gecesinde Kur'ân ve İslâm'ın nurunun doğuşuna kasemle başladığı gibi fecre de yeminle başlamıştır. Kur'ân–ı Kerîm'in nüzûlü –şüphesiz ki– tarihte (meydana gelen) en büyük olaydır. Dolayısıyla buna önem vermek, yerde ve gökte onun büyüklüğünü ortaya koymak gerekir. Yüce Allah Kadir Gecesi’nde meleklerin onu kutlamalarına önem atfetmiştir: "Melek[ler] ve Ruh, o gece Rabblerinin izniyle her iş için iner de iner. Esenliktir o, tâ tan yeri ağarıncaya kadar!"(1)
Beşere gelince Allah, onun nüzûlünü kutlamaları için onlara iki vesile vermiştir:
Birincisi, Kur'ân'ın nüzûlünün, Ramazan ayının son on günündeki tek gecelerin birinde bulunan Kadir Gecesi’nde başlaması. Bu, geceleyin çokça nafile ibâdet yapmak ve mescidde itikâfa çekilmek suretiyle tecellî eden manevî (rûhânî), sonra da fıtır sadakası, bayramı ve namazıyla ortaya çıkan toplu ve maddî olarak bir araya gelmekle gerçekleşir.
İkincisi, İslâm'ın tamamlandığını ifade eden, "bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim ve size nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm'ı beğendim"(2) âyetinin inmesi. İbn Kesîr, bu âyetin tefsirine dair Târık b. Şihâb'tan sahih bir hadis nakletmektedir. O şöyle demektedir: "Ömer b. Hattâb'a Yahudilerden bir adam gelerek şöyle dedi:
–Ey mü'minlerin emîri! Siz kitabınızda bir âyet okuyorsunuz. O âyet, biz Yahûdi topluluğuna inseydi bu günü bayram yapardık. Ömer b. Hattâb:
–Hangi âyet, dedi? Yahûdi:
–Allah'ın, "bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım…" âyetidir, dedi. Bunun üzerine Ömer dedi ki:
–Muhakkak ki o âyetin Resûlullah'a indiği günü ve saati biliyorum: Cuma günü Arefe akşamı indi.(3) Bu münasebetle, âyetin nüzûl yeri ve zamanında toplanılır. Bu, zilhiccenin dokuzunda Arafat'ta vakfe günü, yani, zilhiccenin ilk on günü içindedir. Nitekim toplanma, Kâbe'nin çevresinde tavaf yapma, Safa ile Merve arasında koşma ve Mescid–i Harâm'da itikâfa çekilmeden ibaret olan haccın diğer işlemleri, sonra da kurban bayramı ve kurban kesimi münasebetiyle yapılan toplantıyı içine alır.
BİRBİRİNE
BENZEYEN İKİ ON
Ramazanın onu ile zilhiccenin onu arasında büyük bir benzerlik göze çarpmaktadır: Her ikisi de bayramla sona erer ve mâlî ibâdeti (kurban ve fıtır sadakasını) ve itikâfı ihtiva eder. Bu ikisi arasındaki benzerliğin sebebi, onların mevzûlarının bir olmasıdır. Dikkat ediniz bu, başlaması ve bitmesiyle Kur'ân–ı Kerîm'in nüzûlü yani, çift/ikili ihtifaldir.
Çift, iki ondur
Birbirini takip eden iki kasem, yani 'on gece'ye ve 'çift'e edilen yemin arasındaki mantıkî bağlantıdan bahsetmemiz bizi, her ikisine de âyette işâret edilen Ramazan'ın onu ile Zilhicce'nin onu çiftini dikkate almaya sevketmektedir. Bununla müfessirlerin görüşlerinin arasını te'lîf edebiliriz ki, onların bir kısmı 'on gece'den maksadın Ramazan'ın on günü, ekseriyeti ise Zilhicce'nin onu olduğu görüşündedirler.
Tek (vitir), kadir gecesi ve Arafat'ta vakfe günüdür
Vitre gelince bu, her ondaki 'tek' demektir. Ramazan'ın onunun tekliğine gelince o kadir gecesidir. Nitekim sahîh hadislerde onun, tek (vitr) olduğu zikredilmektedir. Zilhicce'nin onundaki tek (vitr) ise, bu ayın (yani Zilhicce'nin) dokuzuncu günüdür. Bu şekilde 'fecir', 'on gece', 'tek' ve 'çift' arasındaki fikrî (manevî) bağlantı sağlanmış olmaktadır. Müfessirlerin (Allah onlara rahmet etsin) 'tek' ve 'çift' hakkında çok ihtilaf ettikleri görülmektedir. Bazıları 'tek'in Allah, 'çift'in (erkekli ve dişili olmak üzere diğer) yaratıklar; kimileri çiftin, tek[li] ve çift[li] olarak sayı; bazıları da bunların, dört ve iki rekat halinde kılınan çift rekatlı, akşam namazı gibi tek rekatlı namaz; bazıları ise, çiftin (kurbanın) kesim, tekin de Arafat'ta vakfe günü olduğu görüşündedirler. Bu görüşlerin hiç birinde, teki ve çifti, öncesine bağlayan herhangi bir şey yoktur. Nitekim daha önce fecrden maksadın, nâzil olmasıyla Kur'ân'ın nurlarının fışkırması, on gecenin (Kur'ân'ın ve dinin inmeye başladığı) Ramazan'ın onu ile (dînin tamamlandığını ifade eden âyetin iniş zamanı) olan Zilhicce'nin onudur. İki on, çifttir; tek ise Zilhicce'nin dokuzu olan Kadir Gecesi'dir.
Gitmekte olan geceye yemin olsun
Bu âyet, tamamen sûrenin başındaki fecre bağlıdır. Çünkü fecr, yani İslâm'ın parlayan fecri doğduğunda şirk ve cehâlet gecesi gitmeye ve yok olmaya başlar. Bu olay, Yüce Allah'ın şu sözündeki gibi[bir hâdise]dir: "Andolsun dönüp gitmekte olan geceye ve ağaran sabaha."(4)
DİPNOTLAR:
1. Kadir (97), 4-5.
2. Mâ'ide (5), 3.
3. İbn Kesîr, II, 14, 15. Bu olayı Buhârî de aktarmaktadır. Bkz., Buhârî, Tefsir, 109.
4. Müddessir (74), 33-34.
Bu anılanlarda akıl sahibi için
bir yemin değeri var...
l demektir. Bu istifhâm, fecre, on gecelere, çifte ve teke, gitmekte olan geceye edilen yeminin anlaşılmasını, düşünmek ve tefekkür etmek sûretiyle kelimeler arasındaki uygunluğun ortaya çıkarılmasını mümkün kılmaktadır:
"Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı?"(1)
Nitekim bu âyet, müşrikler için bir tehdit, korkutma (inzâr) ve sakındırma manası içermektedir. Yüce Allah onlara hitaben –sanki– şöyle demiştir:
"Yemin olsun ki, İslâm'ın fecri, bu mübarek dîne karşı koymaya ve engellemeye çalışmanıza rağmen, şirkinizin zifiri karanlığını tamamen ortadan kaldıracak, bertaraf edecek ve bir daha geri dönmeyecek hale getirecek olan nur ordusuyla gelmiştir. Bunu düşünüp anladınız mı? Bunda, aranızdaki akıl sahipleri için bir yemin değeri yok mudur? Âd, Semûd ve Firavun gibi önceki inatçı ve azgın milletlerin (başına gelenleri) duymadınız mı?" Böylece âyetin manası, öncesi ve sonrasıyla irtibatlı hale gelmiş bulunmaktadır.
TAŞTAN KALPLER
Şimdi Allah, kendilerine ibret ve öğüt olsun diye, bütün Mekke ahâlisi ve Arapların, kıssalarını bildikleri zâlim ve keferelerden üç kavmi zikrediyor. Bunlar, Âd, Semûd ve Firavun kavimleri olup, görkemli taş binalar yapmaya düşkünlük konusunda müşterektirler. Allah Âd'ı, "yüksek sütunlu olan İrem", yani büyük direkli yapılar sahibi diye tavsif etmiştir. Bazı müfessirler, yüksek sütunun 'çadır direkleri' olduğunu söylemişlerdir. Ancak Yüce Allah başka bir sûrede Âd kavminin büyük binalar yaptıklarını zikretmektedir. Zira peygamberleri onlara şöyle demiştir: "Siz her yüksek yere bir işaret yapıp da boş şeyle mi uğraşıyorsunuz? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı inşa ediyorsunuz?"(2)
İbn Kesîr âyetin manasının şöyle olduğunu söylemektedir: "Onlar, son derece sağlam ve ihtişamlı binalar yapmışlardır."(3) Nitekim, "el–mesâ-nin yüksek kuleler ve sağlam yapılar"(4) olduğunu belirtmiştir. Sonra Allah Semûd'un "Vâdî ['l–Kurâ]'da kayaları oya[rak binalar yapa]n" bir kavim olduğunu zikretmiştir. Firavun'u ise, direklerin yani, piramitlerin sâhibi şeklinde tavsif etmiştir. Allah o piramitleri direkler olarak isimlendirmiştir. Çünkü onlar, "biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?"(5) sözüyle zikretmiş olduğu dağlar gibidir.
Bu zalimlerin kalpleri taştan kesilip halk edilmiştir. Onlar taşa sığınmışlardır. Mutlak sûrette maruz kalacakları o yok oluş olayına karşı koymak için taştan sağlam evler yapmışlardır. Bu boş hedef uğruna, uzun yıllar, adi ve yıpratıcı mahiyette olan bina yapım işlerini yürütmek için birçok işçiyi ve çalışabilecek seviyedeki küçükleri, zorlamışlar ve (ayrıca) kaçmasınlar diye iplerle bağlamışlardır.
Bu azgınlar Allah'tan başkasına ibadet etmişlerdir. Hatta Firavun kavmine şöyle demiştir: "Ben sizin en yüce rabbinizim".(6) Allah katından kendilerine hakkı getiren elçilere itâat etmemişlerdir. Yüce Allah da onlara, dünyada âcil bir cezâ, hak ve adâletin gereği olarak azap kırbacını vurmuştur.
Bütün bu zulüm ve zifiri karanlığın sebebi zâlimleri, –kendileri öleceklerini bildikleri halde ki, gerçek ilah asla ölmez– kendi içlerinde ilahlık vasfı olduğuna inandıran işte o aldanmadır. Onlar bu hakikatleri görmezlikten geldiler. Ülkelerinin iktisâdî yapısını felce uğratarak ve işçilerinin zamanlarını ve çabalarını zayi ederek taştan sağlam saraylar, yüksek kuleler ve piramitler yapmak suretiyle bu gerçekleri örtmeye çalıştılar.
ALDANMA GECESİ
Sûre, aldanan, Rabbini bildiği halde, Allah'ın kaderini, nefsinin aldanışına rızâ gösterecek/uygun olacak şekilde tefsir edince, aldanma emârelerinden, başka bir emâreye geçmiştir. Allah ona nimet verdiği zaman o, nefsinin yüce ve vasıflarının üstün olduğu düşüncesiyle bu ikrama layık olduğuna inanır. Sanki Allah ona ikram etmek zorundadır!..
Eğer Allah ona az rızık verse o bu cezâyı hak etmediğine inanır; onu yapılmaması gereken bir ihânet kabul eder ve Allah'ın, kendisine fakirliği vermesiyle hata ettiğini söyler. İşte bu, gurûrun körlüğü ve karanlığıdır:
"Rabbi ne zaman insanı sınayıp ona ikramda bulunur, ona nimet verirse, Rabbim bana ikram etti, der. Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa, Rabbim beni zelîl, perişan etti, der".
BU İHANET DEĞİL
AKSİNE CEZÂDIR
Gerçek şudur ki, Allah insanı, asla hak etmediği Allah'ın lütfunu itiraf edip şükredenlerden mi diye denemek için ona, ikramda bulunur ve musibeti, işlediği suça bir cezâ olarak verir: "Hayır, doğrusu siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Yoksula yedirmeğe (birbirinizi) teşvik etmiyorsunuz. Mirası hırsla yutuyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz." Allah onlara yoksulluğu, fakir düşmüş yetim ve miskinlere merhamet etmedikleri, vârislerin mirasından gasbetmek ve haram yollarla elde etmek pahasına da olsa servet kazanmayı her şeyin üzerinde gördükleri için vermiştir.
İşte bu (zifiri karanlık olan) gecedir yani, İslâm'ın fışkıran doğuş mekânını, terketmek sûretiyle genişleten aldanma ve zulüm gecesidir.
ÂHİRET CEZASI:
CEZÂ AMEL CİNSİNDENDİR
Zalimlerin âhiretteki cezâsı, dünyada iken yaptıkları haksız işleri cinsindendir: Kendilerini koruyacaklarını zannettikleri o taştan yapılmış sarayları yıkılıp yerle bir olacaktır: "Hayır, (bu yaptıklarınız doğru değildir). Dünya sarsılıp parçalandığı zaman" onların mülkleri, nüfuzları ve haksız işlerinde güvendikleri askerleri yok edilecektir. Kendilerini ansızın, sayısız güçlü meleklerden müteşekkil düzenli (saf saf) orduları olduğu halde, gerçek Melik olan âlemlerin Rabbinin önünde bulurlar: "Melekler sıra sıra dizili olduğu halde Rabbin geldiği zaman" cehennem, homurtusu ve iniltisiyle onların önünde görünür. O zavallı işçilere uyguladıkları baskıdan dolayı onun haklı bir cezâ olduğunu bilirler. Onlara yaptıkları eziyet, baskı ve zincire vurma işkencelerini hatırlarlar. Ancak bunlara, (haksızlıkları) hatırlama ve pişmanlık duyma hiç bir fayda vermez: "O gün, cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar, fakat bu hatırlamanın artık kendisine ne faydası var? (O zaman insan), âh, keşke sağlığımda bu hayatım için hazırlık yapsaydım! der."
Nitekim onlar, Allah'ın yarattıklarına azap ettikleri gibi azap göreceklerdir. Haksız yere onları sıkı bir şekilde bağladıkları gibi Allah da onları sıkıca bağlayacaktır: "O gün O'nun, yapacağı azâbı kimse yapamaz ve vuracağı bağı kimse vuramaz!" İşte kısa süreli olan geceye güvenmenin cezâsı budur. Bu durumda parlak fecre güvenmenin karşılığı nedir?
Hidâyet (nûr) ehlinin karşılığı.
* * *
Onlar, Kur'ân nûrunun, gurûr (boş şeylere güvenmekten doğan aldanma) bataklığından (çıkarıp) temizlediği ruhlara güvenirler. Bu itibarla o ruhlar hayrın, Allah'ın ve Allah'tan ve bütün gücün de O'na ait olduğunu bilirler. Allah'ın kendisine itaat etme konusunda onlara yardım etmesi nedeniyle sadece O'na boyun eğer ve yalnız O'na dua ederler. Onlar, Allah'ın kaza ve kaderine boyun eğmiş olan ruhlardır. Allah'ın kendilerine bol miktarda rızık vermesiyle sevinmezler ve öğünmezler; aksine O'na şükreder ve üzerlerindeki fakirlere ait olan hakkı edâ ederler. Allah onlara fakirlik verdiğinde onlar sızlanıp bağırmazlar, bilakis O'nun kazasına sabrederler. Çünkü onlar, huzur ve güven içinde, Allah'tan râzı olmuş, Allah'ın da kendilerinden râzı olduğu nefislerdir. Değerli ve yakın olduklarını göstermek için "kullarım" diyerek Allah onları Kendisine izâfe etmiştir:
"Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O'dan hoşnut, O da senden hoşnut (yani, Allah'ı memnun etmiş ve Allah tarafından memnun edilmiş) olarak Rabbine dön! 29(İyi) kullarım arasına katıl ve Cennetime gir!"
İşte böylece geçip giden gecenin, Âd, Semûd ve Firavun kavimleri gibi zâlimler ve acımasızca yetim ve fakirlerin mallarını yiyen mağrûr (aldanmış) olan nefisler ile irtibatı sağlandığı gibi, sûrenin başının sonuyla, fecrin de güven içindeki nefislerle olan irtibatı sağlanmıştır.